12 Ocak 2013 Cumartesi

Dini Kavramlar Sözlüğü


·         Adl, Adalet: Adl, sözlükte, eksik ve fazlalık bakımından aşırıya gitmeksizin orta yolu tutup korumak. Hakkaniyet, doğruluk ve eşitlik. Vasat ile de tefsir edilmiştir. Zulüm ve cevrin zıddı. Adalet, sözlükte, bir şeyi konulması gereken yere koymak. Zulmün tam zıddı. İslam'ın hükmü. Eşitlik, eşit davranış tarzı. Hukukta beraberliğe özen göstermek, haksızlığı terketmek, her hakkı gerçek sahibine devretmek. Bağy'in zıddı olarak da inanç, söz, davranış ve her tutumda aşırılıktan kaçınmak, sınırları çiğnememek, her şeyin itidalinde kalmak, orta yolunu tutmak.
·         Ahd-i Atik: Tevrat.

·         Ahid: Bir şeyi koruma, durumdan duruma muhafaza etme, ısmarlama. Söz. Vasiyet. Emir. Riayet etmek. Kur'an'da, vahy. İnsanın fıtratında ve zihin yapısında Allah'ın varlığını anlamaya ve peygamberliğin gerçekliğini kavramaya elverişli olan dinamikler, lehteki melekeler.
·         Ahiret: Sözlükte, bir şeyin sonuna gelinmesi, son, sonraki. Dünya hayatının tamamlanmasından sonraki ebedi hayat. İkinci hayat. Süreklilik. Kabir.
·         Amel: Yapılan iş, edim, fiil. Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları.

·         Amel-i salih: İçten davranış, gösterişsiz eylem, düzgün iş. Dine göre makbul olan işler.

·         Arş: Sözlükte, tavan. Çadır ve çardak gibi gölge veren şeye de denir. Üzerine oturulan ya da yatılan yüksekçe zemin. Taht. Hükümdarların iktidarını gösteren simgelerden biri. Yücelik makamı. Yükseklik, üstünlük. Hüküm, yönetim ve tasarruf makamı anlamlarında da kullanılır. Kur'an'da geçen "Allah'ın Arşı" deyimi bu mecaz anlamlarıyla anlaşılmıştır.
·         Ashab: Halk. Yakın çevre, arkadaşlar grubu. Sahabeler.

·         Avret: Kişinin açılmasından utanç (haya) duyduğu her şey. Vücudun mahrem kısımları, insanın ayıp yeri. Görülmesi ve açığa çıkarılması günah olan yerler.

·         Ayet: Sözlükte, açık alamet, nişan, şifre sembol. Bir başka şeye işaret eden şey. İbret, ders veren. Delil. Kesin bilgi ve gerçek ifade eden şey. Cemaat, topluluk. Yüksek bina, yapı. Şahıs, siluet, karaltı. Kur'an'da, insan üstü oldukları için Allah'ın varlığını kanıtlayan olağan dışı olaylar ve azab. Kur'an-ı Kerim cümleleri. Allah'ın birliğine şahidlik eden bütün maddi olgular, simgeler.
·         Ba’s: Yeniden dirilme, diriltme.

·         Basiret: Tabsir. Sözlükte, görme. Mecazen, hikmetle bakan iç göz, kalb gözü. Kur'an'da, mü'minin feraseti ve özü kavrayış gücü. Nur. Apaçık hikmetli belgeler. İdrak sahibi kalbin gücü. Çoğulu Basair. Basair, ayetler, hakka yönelten belgeler, marifet, keskin görüş, ibret ve görüş aydınlığı anlamlarında kullanılır.

·         Bâtın: İçsel. İç gerçeklik. Akılların uzanamadığı, iç mahiyetine şahid olup kavramaktan aciz kaldığı. Allah'ın isimlerinden biri.

·         Batıl: Hakkın dışında olan. Yok olucu, gidici, vücutta durmayan şey. Haksız, gerçek nedeni olmayan. Saçma, boş, çürük, abes, hikmetsiz, dayanaksız. Kur'an'da, Allah'ın hükmüne aykırı olan her şey. Hırsızlık, ihanet,

·         Beyan: Açıklama, açığa vurma. Güçlüğü giderme. Tefsir, anlamı toplu, genel ve kapalı olan bir şeyin açıklama ve tefsiri. Delil teşkil etme.gasb, kumar, faiz, sefahat, israf ve meşru olmayan her tutum ve davranış tarzı v.b.

·         Beyyine: Nur gibi kendisi ayan beyan apaçık olan, başkasını da açıklayan. Apaçık belge, delil. Yakîn. Açık burhan. Kesin delil. Hakkı batıldan ayıran huccet. Kur'an'da, basiret. Mucize. Kur'an. Vahy.

·         Biat: Sözlükte, el sıkışma. Terimsel anlamı, bir kimsenin devlet başkanlığını veya bir yönetimin meşruiyetini kabul etmek, yetkilerini doğrulamak, emir ve kararlarına itaat edeceğine ilişkin kesin bir taahhütte bulunmak. Yönetim biçimini belirleyen siyasal sözleşme. İslamiyette biat, özgür bir irade ile ve meşru bir öndere verilir.

·         Bid'at: Sonradan ortaya çıkma. Terim olarak da dinin tamamlanmasından sonra ortaya çıkarılan ve dine izafe edilen, dinin kapsamında sayılan şey. Türedi.


·         Burhan: Kesin kanıt. Delil, belge. Kur'an'da, mucize, Kur'an.

·         Bühtan: Hakkında uydurulduğu kişiyi dehşete ve şaşkınlığa düşüren iftira. Büyük yalan.

·         Cahiliye:Kelime kökü bilgisizlik (cehl). Terim olarak, İslam öncesi ve İslam dışı insanın ve toplumun yaşama tarzı. Sefahat, isyan ve ahmaklık (hamakat) anlamlarını da taşır.

·         Cebrail: Allah tarafından peygamberlere vahiy getirmeklegörevlendirilen, dört büyük melekten biri.

·         Cihad: Cehd kökünden gayret, çaba, güç, takat. Kur'an'da, Allah yolunda savaşma, çaba harcama.

·         Cinn: Sözlükte, örten, beş duyu organının alanı dışında kalan. Gizli, gözden saklı anlamındaki "cinnun" kökünden gelir ve gözle görülemeyen varlıklara denir. İnsan alemi dışında yaşayan, yani ünsiyeti olmayan, gizli, ruhani yaratık.

·         Cizye: Borç ödeme, ahidde bulunan kimsenin ahdine uygun olarak verdiği vergi. İslam devletinin, verdiği hizmetlere karşılık Zımmi'lerden yani müslüman olmayan teb'adan kişi başına aldığı vergi.

·         Cünub: Sözlükte, uzaklaşmak. Gusül yani yıkanmayı gerektiren durum.

·         cüz: Kur’an’ın bölünmüş olduğu otuz parçadan her biri, Kur’an’ın yirmi sayfası.

·         Dalalet: Şaşırma, unutma, karıştırma, doğru yoldan sapmışlık. Tereddüte düşme, hangi sebeple olursa olsun doğru yolu ve gerçeği, ya da bir şeyin aslını bulamama. Hidayetin zıddı. Gaflet, hayret, gaybubet, helak.

·         Delil, Delalet: Kendisiyle bir şeyin bilgisine, marifetine varılan şey. Remiz, işaret, belge, ispat dayanağı.

·         Din: Mutlak anlamda şu veya bu şekildeki düşünme, yaşama tarzı. Yol. Allah'a itaat. Üstün kabul edilen bir varlığa boyun eğme, onun yetki ve hükümlerini benimseme. Üstünlük, üstün gelme. İtaat, kulluk, ibadet. Arapça'da eş anlamlısı millet. Şeriat. Mezheb. Âdet, taklit. Ceza, ödül, muhakeme, hesab. Kaza, siyaset, kahr, hal.

·         Din Günü: Ceza ve hesap günü.

·         Diyet: Öldürülen veya yaralanan bir kimseye veya varislerine, bu zarara sebep olan kişi veya yakınlarınca ödenmesi gereken para, mal, değer.

·         Dua: Küçüğün büyükten, gücü yetmeyenin muktedir olandan ihtiyaç ve dileğini uygun bir tarzda içten davranarak istemesi. Yalvarma-yakarma. Çağırma. Sorma, İbadet, kulluk.

·         Ecel: Bir vakit veya o vaktin sonu. Tesbit edilmiş süre. Kıyamet günü. Çöküş zamanı, kavimlerin yıkılışları. İnsan hayatı. Ölümden dirilişe kadar olan zaman. İddet.

·         Ecel'l-Allah: Dirilme, hesab ve ceza için Allah'ın tayin ettiği süre, vakit.

·         Ecir: Dünyevi ve uhrevi karşılık, büyük sevab.

·         Ehl: Halk, ahali. Aile, yakın akraba, çevre.

·         Ehl-i Beyt: Hz. Peygamber'in ev halkı veya Ümmü Seleme'nin hadisinde saydığı Peygamber efendimizin abası altına aldığı kimseler.

·         Emanet: Mastarı eminlik; başkasının hukukunun emniyet ve güvenliği. Emniyet edilip inanılan şeyin ismi. Mutmain olmak, her türlü endişeden kurtulmak. Kur'an'da, Allah'ın ve kulların hukuku. Sorumluluk. Vahyi yükümlülük. Tevhid kelimesi. Adalet. Akıl.

·         Emin: Eman ve emniyet sahibi, asla ihanet etmeyen güvenilir kimse.

·         Emir: İş, durum. Fiil. Yönetici, vali. Çoğaltma, arttırma. Buyruk, Tedbir. Kur'an'da, Allah'ın dilediği gibi işleri düzenlemesi. Yükümlülük. Nusret, zafer, kaza, kader. Allah'ın "Ol" emriyle vücud bulmuş olan şey. Teklif. Azab. Vahy. Kıyamet.

·         Endâd: Benzerler, denkler, eşler. Ortaklar, ortak koşulanlar, Allah'a eş ve benzer tutulan varlıklar.

·         Enfal: Ganimet.

·         Ensar: Yardımcılar, yardım edenler. Terim olarak, hicret eden Mekke'li muhacirleri yurtlarına alan müslüman Medine halkı.

·         Erbâb: Rab edinilenler. Sözlerine, Allah'ın sözüymüşçesine itaat edilenler. Kur'an'da, Kitap ehli bilginleri, din adamları.

·         Esâtir: Efsane, mitoloji, geçmiş zamanlardan aktarılan uydurma masallar.

·         Esma-i Hüsna: Allah’ın en güzel, en şerefli isimleri.

·         Farz, Fariza: Yapılmasını Allah'ın buyurup gerekli kıldığı şey, kesin hüküm. Emir.

·         Fazl: 'Lütuf ve ihsan'. Rızık. Ticarette kazanç, fazlalık, arttırma, tercih ve üstünlük. Kur'an'da, Allah'ın bol ve güzel armağanı.

·         Felah: Sözlükte, yarmak ile ilgili bir kelime olup engeli yarıp aşmak, kendini kurtarmak ve istenen noktaya ulaşmak demektir. Felaha erenler, Kur'an'da, dünyanın çeşitli engellerini ve zorluklarını İslam'ın temel hükümlerine bağlı kalarak aşan, imtihanlarını vererek kendileri için hazırlanan ebedi cennet mutluluğuna ve kurtuluşa eren kimseler, mü'minler. Büyük kurtuluş, necat. Fevz, mutluluk, zafer.

·         Felek: Yörünge, yıldızların ve gezegenlerin akış yönü. Rota.

·         Ferc: Avret. Cinsel organ. Irz, namus.

·         Fesâd: Bozulma, kirlenme, kokuşma. Yozlaşma, dejenerasyon, soysuzlaşma, itidalden sapma. Maddi-manevi kirlilik. Islahın zıddı. Karışıklık, kışkırtıcılık.

·         Fetih: Sözlükte, kapalı olan bir şeyi (kapı v.s.) açma. Kendilerine kapalı olan toprakları açmak, yani almak. Nusret, zafer ve yardım. Ganimet. Fiili hüküm, karar, iki şeyi birbirinden ayırma, kaza. Fetih günü: Kur'an'da, mü'minlerin zafer günü. Kıyamet. Mekke'nin fethi.

·         Fettah: Hüküm veren, hakim.

·         Fetret: Sözlükte, ara dönem. Terim olarak, iki peygamberin gelişi arasında geçen ara dönem. İlahi hükümlerin veya vahyin bir süre durması, gelmemesi. Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki zaman.

·         Fetva: Fetva'dan "İfta", sorulan bir müşkülü açıklama, kuvvetlendirme, gençleştirme, yorgun ve bitkini dinçleştirme. (Bir kimsenin müşkülünü çözen, onu dinçleştirip gençleştiren, yeniden ona güç ve kuvvet veren gibidir.) Dolayısıyla fetva da, karmaşık bir meselede hakkı ve doğruyu açıklayıp müşkül sahibinin kalbine kuvvet verme. Hükümler konusunda ortaya çıkan güçlüğü giderme, sorunları, çözme, cevaplama.

·         Fevz: Kurtuluş ve mutluluk. Çokluk içinde yürüme, büyük bir bolluğa kavuşma, zafere ve esenliğe ulaşma.

·         Fey: Sözlükte, dönmek, çevrilmek ve dönen gölge. Terim olarak, zorluk ve güçlük çekmeden, silah kullanmadan, savaşsız ele geçirilen ganimet. Kafirlerin mallarından müslümanlara dönen şey. Ümmet mülkiyeti.

·         Fıkıh: Sözlükte, bilinenden yola çıkarak bilinmeyene varmak, ulaşmak. Bir şeyin özünü, iç yüzünü kavrama yeteneği ve çabası. Terim olarak, ilim. İslam hükümlerinin bilgisi.

·         Fısk: Sözlükte, mutlak anlamda çıkma. İtaatten isyana çıkış. Kur'an'da, Allah'ın hükümlerine karşı inat etme, ayak diretme, Allah'ın ve Resulünün emirlerini terketme. Küfür, isyan, yalan, günah, kötülük.

·         Fıtrat: İlk yaratma olan fatara'dan mastar. Yaratılışın ilk tarz ve heyeti. Fâtır: Bir şeyi başlangıcında yaratan.

·         fıtri: Doğuştan.

·         Fidye: Karşılık. Kölenin özgürlük bedeli. Ganimet.

·         Fitne: Sözlükte, altının diğer yabancı madenlerden ve unsurlardan ayrılması için ateşte, potada eritilmesi. Mazaret. Karışıklık. Deneme, imtihan. Allah'a şirk koşma. Bela. Şiddetli azab. Küfür. Şirkin sonucu. Azgınlık, sapıklık. Günah, rüsvaylık, delilik, ayrılık, kavga. Bir düşünce veya inancı zorla kabul ettirme.

·         Fücur: Sözlükte, fecr gibi bir şeyi genişlemesine yarmak, yırtmak. Terim olarak, din örtüsünün yarılması parçalanması. Günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, karşı gelmek, muhalefet etmek, baş kaldırmak, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak. Zina, ahlaki çöküntü. Takvanın zıddı.

·         Fuhş, Fahşa: Hakka uygun olmayan her işe denir. 'Çirkince-utanmazlık', hayasızlık, zina, isyan. Nefse zulüm. Gerek söz ve gerekse eylem bakımından yüklenilen her kötülük ve günah. Yalan, iftira. Zina gibi cinsel şehvetlere uymada aşırı tutku, fuhuş.

·         Furkan: Sözlükte, ayıraç. Nur. Sabah. Kur'an'da, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran, böylece hidayete ulaştıran. Kur'an ve diğer ilahi kitaplar.

·         Gaflet: Hafıza kaybı veya uyuklama sebebiyle unutma, sehv. Dalgınlık, unutkanlık. Mecazen, şuurda zaaf, aldırmazlık, umursamazlık. Hata, günah.

·         Gafur, Mağfiret: G-F-R kökünden setretmek, örtmek, korumak, düzeltmek veya bir şeyi zarflamak. Kullarının günahlarını bağışlayan, onlara mağfiret eden. Gufran: Kulun, bir kötülük, musibet ve azaba uğramaktan Allah tarafından korunması. İstiğfar: İşlenen günahların bağışlanmasını istemek. Mağfiret: Allah'ın kullarının kusur ve günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmetiyle bağışlaması.

·         Ganimet: Gunm, bir şeye güçlük çekmeden varmak, düşmandan doyumluk almak. Terim olarak, müslüman olmayanlardan savaş sonucu alınan mal, değer ve her türlü metaya denir.

·         Gayb: Duyumların ve insan ilminin kendisine uzanamadığı, gözden gizli olan her şey. Şehadetin (görmenin) zıddı. Kur'an'da, Allah'ın varlıklarından haber verdiği, ama mahiyetlerini gerçek anlamda bilemediğimiz yerler, varlıklar. Geçmişe ait bilgi ve haber. Görünmez âlem. Vahy, ilahi haber.

·         Gazab: Kalbte kanın feveranı, intikam isteği veya bu istekle heyecanlanma, galeyana gelme. Öfke, hışım. Lanet. Rızanın zıddı.

·         Gına (İstiğna, tuğyan): Tağa fiilinden, suyun kabararak yatağından taşması. Taşkınlık, haddini bilmemek, kibir. Kur'an'da, Allah'a teslim olmayı reddetme. Kendini tümüyle serbest görme, Allah'a muhtaç saymama. Zenginlik, hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyaç duymama, bir şeye yetişip onun yerini tutma. Gani: Hiç bir şeye ihtiyacı olmayan ve herkes, her şey kendisine muhtaç olan. Allah.

·         Gıybet: Bir kimsenin gıyabında yani yokluğunda kendisiyle ilgili hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek. Dedikodu, arkadan çekiştirme.

·         Gurur: İnsanın hoş ve güzel bir şey buldum zannına kapılarak sevinmesi, övünç duyması, fakat daha sonra kötü olduğunu öğrenip yerinmesi, büyük acılar duyması, aldanması. Aldanış, tamah. Batıl olan, insanı yanıltan, aldatan her şey. Mal, makam, şehvet v.b. Yıkanma, yıkama. Boy abdesti.

·         Habîs: Kötü, pis, iğrenç, çirkin. Fena kimse veya fena şey. Maddi ve manevi temiz olmayan her şey. Murdar. Kur'an'da, haram. Kan, domuz eti, faiz, rüşvet, Allah'ı tanımamak, küfür, yalan v.b.

·         Hacc: Özel ve belirli bir amaçla bir şeye veya bir yere çokça gidip gelmek. Kasd. Bilinen tarzda Allah'ın Ev'ini, Ka'be'yi ziyaret etmek.

·         Hâciz: Aradaki engel, araya girme, perde.

·         Had, Hudud: Sınır. Terim olarak, nehyedilen şeyler, yasaklar, haramlar. Allah'ın koyduğu ilkeler, çiğnenmemesini istediği sınırlar, kurallar.

·         Hadis: Söz. Haber, nakil. İnsanda gerek uyku, gerek uyanıklıkta içe doğma ya da işitme suretiyle gelen söze de denir.

·         Hâdis: Bir şeyin sonradan meydana gelmesi.

·         Hafız: Kur’an’ı bütünüyle ezbere bilen kimse.

·         Hafîz: Koruyan, gözeten. Yapılan işleri bütün ayrıntılarına varıncaya kadar tutan. Her şeyi belli vaktine kadar her türlü beladan saklayıp koruyan. Allah.
·         Haham: Yahudi din adamı.


·         Hak: Doğrunun kendisi, gerçek. Doğru ve gerçeğin kendisine uygun olan söz. Kur'an'da, adalet, doğru hüküm. Varlığı hiç değişmeden duran. Sabit, varlığı aklın inkar edemeyeceği biçimde ortada olan. Allah. İndirilen hükümler. Kur'an'ın verdiği doğru haberler. Farz olan zekat. Mahsül zamanında zekattan ayrı olan hak, pay, tatavvu.

·         Hakîm: 'Hüküm ve hikmet sahibi'. Allah.

·         Halife: Başkası adına naiblikte, vekillikte bulunmak. Hilafet kişinin ya yokluğunda veya aciz ve güçsüz düştüğünde ya da vekil kılınan kimseyi yüceltme amacıyla yapılır. Allah, insanı yücelten bir varlık olarak onu yeryüzünde kendi halifesi kılmıştır. Halef: Birinin yerini hayırla tutmak. Half: Birinin yerini kötü olarak tutmak. Kötü nesil anlamlarına da gelir. Hilafet: Bir kimseden sonra onun yerine geçmek, ondan sonra gelmek veya onu en güzel bir biçimde temsil etmektir.

·         Hilm, Halîm: Nefsi heyecan ve gazaplanmaktan kendini alıkoyma gücü. Ceza ve karşılık vermekte aceleci davranmayan. Teenni sahibi. Suçluların cezasını vermeye gücü yettiği halde bunu erteleyebilen, yumuşak davranan. Allah.

·         Hâlik: Yaratıcı.

·         Halk: Yaratma, yaratış. Allah'ın verdiği fıtrat. Bir şeyi bir şeyden var etme, icad etme. İstihale. Ahlak ile aynı kökten nitelik, özellik. Var olan bir şeye şekil verme veya yok olanı var etme. Aynı kökten türeme bir başka anlamı da yalan uydurma (Huluk).

·         Hamd, Hamid: Övgü, şükür, sena. Övgüye, yüceltilmeye yalnızca kendisi layık ve hak sahibi olan. Allah.

·         Hamr: Örtmek anlamında mastar; çiğ üzüm şırasından sıkılmış ve köpüğü atılmış şarabın ismi. İçkiye, aklı örttüğü için "humar" denir. Himar: Hımır maddesi, setr, örtü ve kapalılık; bundan dolayı kadının baş örtüsü.

·         Hanif: Hak dine eğilim. Tevhid dini, muvahhid. Tek bir tanrıya, Allah'a inanıp, yalnızca ona kulluk eden.

·         Haraç: Karşılık. Ücret. Vergi. Terim olarak hukuken mülkiyeti devlete ait olmakla birlikte, kullanım hakları üzerinde yaşayanlara verilmiş toprak, bu toprak için ödenen vergi.

·         Haram: Kelime anlamı yasak. Yasaklanan her şey için kullanılır. Terim olarak, Allah'ın ve Resulünün yasak kıldıkları, dinde meşru, temiz ve güzel görülmeyen şeyler. Helalin zıddı.

·         Hars, Harras: Zan ve tahmine dayanarak, bir delili olmaksızın fikir beyan etme. Yalan söyleme. Harras: Çok yalan söyleyen, yalan söylemeyi adet haline getiren.

·         Hasene: İyilik, güzellik, sevap, nimet, afiyet, başarı. İhsan, kurtuluş. Ruhi ve bedeni sevindirici şey.

·         Haşr: Bir araya toplama, toplanma. Bir topluluğu yerinden çıkarıp belirli bir yere sürme, halkı celbetme, hazır bulundurma, toplama. Terim olarak kıyamet gününde hesaba çekilmek, ceza ve mükafaat için insanların diriltilerek bir araya getirilmesi toplanması. İlk Haşr: İlk savaş.

·         Haşyet: İçi titreyerek korkma, çekinme, endişe etme, saygı dolu bir korku duyma.

·         Hata: Yanlışlık, günah, küçük günah, isyan. Bazan bilmeyerek yapılan istenmeyen hareket.

·         Havari: Halis beyaz anlamına gelen Havar'ın ismi mensubundan çoğul; şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı "Hevariyyat" denir. İhlasa ve sevgiye aykırı şeylerden uzak, halis temiz, içten bağlı dost. Hz. İsa'nın arkadaşları, sahabesi, seçkinleri, yardımcıları.

·         Hayır: Kendisinde yarar, fazilet, adalet, bereket bulunan şey. Şerrin zıddı. Kendisinden fayda sağlanan, mal. Beğenilen, gönlün eğilim gösterdiği şey. (İlim, akıl, iyilik gibi.) Kur'an'da, cennet. İslam'ın ve temiz aklın beğendiği her şey.

·         Hayız: Belli periyotlarla rahimden akan kan. İddet, aybaşı hali.


·         Helak: Yıkım. Dünyevi ve uhrevi azab. Çöküş, çöküntü, tahammülü mümkün olmayan felaketler. Toplumsal çalkantılar, buhran, iç çözülme.

·         Helal: Haram'ın zıddı. Terim olarak, Allah'ın ve Resulünün yapılmasını, işlenmesini veya yenmesini meşru gördüğü şey. Temiz, güzel, hoş.

·         Hesab: Sayıları kullanma işlemi, sayma, tesbit etme. Takdir etme. Yeterlilik. Sorgu, sorgulama. Hesap günü: Ceza ve din günü.

·         Heva: İstek, tutku. Nefsin arzu ve hevesi. Şehvet. Şehvete karşı şiddetli eğilim. İnsanın bozulmasına yol açan bütün olumsuz içsel etkenler.

·         Hicab: Perde, engel, örtü. Haciz, sur.

·         Hicret: Göç. Allah yolunda veya başka bir amaçla kişinin kendi yurdunu, malını, aile ve yakınlarını terkedip başka bir yere göç etmesi, göçmek zorunda bırakılması.

·         Hidayet: Doğru yol, hak olan Müslümanlık yolu.

·         Hikmet: İlim ve akılla gerçeği bulma, var olan her şeyin iç yüzünü tanıma, bilme. Marifet, irfan. Resulün sünneti. Dinde fıkhetme, derin bir kavrayışa sahip olma. Sözde ve davranışta tam ve doğru isabet. Akıl. Kur'an'ın tefsiri. Fehm, icad, siyaset. İlahi ahlakla ahlaklanma. Sebeplerini bilerek belli ve yüce bir amaca vardıracak tarzda eylemi bilgiye, bilgiyi eyleme uygun yapma. Kur'an'da, Allah'ın, peygamberlerine ve seçkin halis kullarına nasip ettiği derin anlayış kabiliyeti.

·         Hizp: Kur’an-ı Kerim’in beş sayfalık her bir bölümü.
·         Hurafe: Dine sonradan girmiş yanlış, batıl inanç.

·         Huşu: Alçak gönüllülük. Tanrı’ya boyun eğme, gönlü korku ve saygı ile dolu olma.

·         Hutbe: Cuma ve bayram namazlarında minberde okunan dua ve verilen öğüt.

·         Hüsran: Kayıp, zarar, helak, yıkım. İnsanın kendi ömrünü boş şeyler uğruna tüketip ebedi bir kayba uğraması, ahiret mutluluğunu kaybetmesi.

·         İbadet: Kulluk, itaat, boyun eğmek, içten bağlanmak, tevazu göstermek. Kişinin kendisinden yüksek ve üstün kabul ettiği bir kimseye ve bir güce karşı baş eğmesi, ona bağlanmaya razı olması, onun için kendi bağımsızlığından ve özgürlüğünden vazgeçmesi, onun isteklerine direnmemesi, hükümlerini, karar ve yetkilerini içtenlikle tanıması ve kabul etmesi. Onun istediği şekilde kulluğunu gösteren davranış ve rutinleri yerine getirmesi.

·         İbranice: Tevrat’ın indirildiği Sami dili.

·         İbret: "Abr", bir durumdan bir duruma geçmek. Gözlemlenebilen bir şeyden hareket edip bilinmeyen, meçhul bir şeye varabilme, intikal etme. Ders çıkarma. Muteber, kendisinden ibret alınır, önemli, yararlanılabilir, saygın, şayanı dikkat şey veya kişi. Büyük öğüt. Delil, delalet. İlahi kudrete şahidlik.

·         İffet: Soru sormaktan kaçınma, istemekten utanma. Haya, namus duyarlılığı. Nefsin şehvetli istek ve arzularına karşı üstün gelme.

·         İhlas: Kelime anlamı, katışıksız, saf olma. Kur'an'da, katıksızca gönülden Allah'a iman, iç bağlılık, iman duyarlılığı

·         İhsan: İyilik etme, iyi davranma, bağışlama, bağışta bulunma.

·         İkrar: Saklamayıp doğruca söyleme, açıkça söyleme. Benimseme, onama, kabul, tasdik.

·         İlah: Türkçe tam karşılığı tanrı. İhtiyaçları giderdiği, iç huzuru ve sükunet verdiği, felaket zamanlarında imdada yetiştiği, yapılanların karşılığını eksiksiz olarak verdiği, hükmü altına alıp koruduğu düşünülen; gözlerden uzak, esrarlı, yüksek otorite ve üstün bir güce sahip var sayılan, kendisine tapınılmaya, kulluk edilmeye, emir, hüküm ve sözleri dinlenip uygulanmaya layık ve hak sahibi görülen her varlık, kişi veya güç. Cin, melek, lider, parti, örgüt kurum, put, insan, hayvan veya herhangi bir nesne ilah olabilir. Hak olsun, olmasın insanların kendisine tapındığı her şey. Gerçek mabud, kulluğa yalnızca kendisi hak sahibi olan Allah için de kullanılır. Allah lafzının çoğulunun olmamasına karşılık, ilah kelimesinin vardır; ilahlar, tanrılar.

·         İlham: Aslı "lehm". Kelime anlamı bir şeyi bir defada yutmak. İlka etmek. Görünmez bir biçimde algılamak. Bir manayı kalbe ilka etmek. Telkin. Vahy.
·         İlim: Bilgi. Bir şeyin gerçeğini idrak etme. Kur'an'da, Allah'ın peygambere ve peygamberin insanlara aktardığı şey. Alîm: Her şeyi hakkıyla ve hakikatiyle, hiç bir ayrıntısını ve parçasını dışarıda olmamak üzere bilen. Allah.

·         İmam: Önder, öne düşen, yol gösteren, kendisine uyulan, öncül. İnsanları hayra ve iyiliğe çağıran, yönelten salih ve seçkin insan. Yönetici. Apaçık yol. Huccet. İnsanların söz, hitab veya davranışlarına uyarak çevresinde toplandıkları kişi.

·         İman: Emn ve eman kökünden türeme mastar. Kendisinden emin olunan şey. Doğrulamak, inanıp güvenmek, onaylamak. İnanç. Kur'an'da, Allah'ın varlığının, Hz. Muhammed'e ve önceki peygamberlere indirilenlerin kalpten, hiç şüphesiz kabulü. İnsanı amele götüren kesin inanç.

·         İmtihan: Deneme, sınama. Fitne. Bela. Kişinin zorluk ve güçlüklerden geçme eylemi.

·         İncil: Kelime anlamı göz nuru. Allah'ın Hz. İsa'ya gönderdiği kitap. Tahrif edilmiş olup elimizde ilk indirildiği şekli mevcut değildir. Genel kabul gören görüşe göre Süryanice olarak indirilmiştir.

·         Infak: Hak yolunda malını harcama.
·         İnfak: Malın elden çıkarılması, sarfedilmesi, harcama. Terim olarak Allah yolunda maddi her türlü harcama.

·         İnkar: Yok sayma, tanımama, kabul etmeme. Nankörlük. Şükrün ve irfanın zıddı. Cehaletin türevi. Kur'an'da, şirk, küfür.

·         İnkılab: Sözlükte, ökçeler üzerinde dönmek, geri dönmek. Bir şeyin durumunu ve şeklini değiştirmek, altını üst, üstünü alt, içini dış, dışını iç yapmak. Çevrilmek, devrilmek. Bir durumdan bir başka duruma geçmek. Değişim, düşüş, yıkılış, alaşağı oluş. Kalbetme. Savaştan kaçmak. Kur'an'da, dinden dönmek, irtidat etmek.

·         İnşa: Var etme, yaratma, oluşturma, meydana getirme. Bir şeyi ihdas etme, terbiye etme. İcad. Yükseltme, yukarı kaldırma.

·         İnzal: Kelime anlamı, bir şeyi yüksek bir yerden alıp indirme, koyma. Kur'an'da, Allah'ın nimet indirmesi; içinde hüküm, hikmet, şifa, emir, nehy, nur ve rahmet bulunan, insanları hidayete yöneltip ileten kitaplar indirmesi. Bir şeyi bir kerede indirme. Tenzil: Parça parça, safha safha indirme.

·         İnzar: Uyarma. Bir şeyin tehlikeli sonucunu haber vererek korkutma. Peygamberlerin risalet ile insanları gerek dünyevi sıkıntı, güçlük ve yıkımlar ve gerekse ahiret azabı ile uyarmaları, korkutmaları. Tebşir'in (müjdeleme) zıddı.

·         İrtidad: Geri dönme, vaz geçme. Terim olarak, kişinin İslam'a girdikten sonra küfre dönmesi, tevhidi bırakması. Düşmandan korkup kaçma. Alçalma, düşüş, çöküş, tereddi, gerileme, rücu.

·         İslam: İç ve dış, görünen ve görünmeyen her türlü kötülükten uzaklaşma. Barış, güvenlik, esenlik, selamet. Teslimiyet. Selamete çıkma. İhlas. Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri, özü tevhid olan din. Hz. Peygamberin şeriati. İtaat, Allah'a, O'nun iradesine, hükümlerine ve dinine teslimiyet.

·         İsraf: Gereksiz harcama, gerçek ihtiyacı aşan tüketim. Meşru olmayan bir amaç uğruna harcama. Her hangi bir şeyde makul sınırı aşma, çiğneme, ölçüyü taşırma.

·         İstıfa: Bir şeyin özünü, en saf halini, hülasasını süzüp çıkarma. Tasfiye: Bir şeyin karışığını gidermek, saf özünü almak. Allah'ın bazı kullarını istıfası, seçmesi, seçkin kılması, tevhide aykırı düşecek unsurlardan arınmış kılması, temizlemesi ve insanlara önder olarak peygamberlikle görevlendirmesidir.

·         İstiaze: Sığınma, korumayı isteme. Bir fenalığa karşı bir başkasından, kulun Allah'tan korunması duasında ve talebinde bulunması.

·         İstidrac: Bir şeyi bir şeye eklemek, sokmak. Derece derece arttırmak. Kur'an'da, sürekli günah işleyen bir kimseye Allah'ın daha çok günah işleme fırsat ve imkanlarını vermesi, zenginlik vererek, nimetini arttırarak, ona şükrü unutturması, böylece derece derece büyük azaba yaklaştırması.

·         İstikamet: Dosdoğru yön, güzel doğrultu. Allah'ın hükümlerine uygun yaşama ve davranışta bulunma biçimi.

·         İstiva: Bir yerde karar kılmak. Bir düze kurulmak, eşit, benzer ve denk olmak, kasdetmek, yönelmek. Yüksek olmak, yükselmek, yücelmek, üstün olmak. İstila etmek. İstiab. Kuşatmak. Hüküm, boyunduruk ve yönetimi altına almak.

·         İsyan: Kelime anlamı kayma veya yanlışlık. Karşı gelme. Başkaldırı. Unutkanlık sonucu bir yasağı çiğneme. Masiyet. Hata

·         İtaat: Boyun eğme, başkasının üstünlüğünü, hükmünü ve büyüklüğünü kabul etme, sözünü duyma, isteyerek uyma.

·         İ'tikaf: Bel büküp eğilme. Secde etme, tapınma. Nefsi bir yerde tutma, hapsetme. Terim olarak, bir mescide ibadet niyetiyle çekilmek. Kendini bir süre için dünyevi meşgalelerden uzaklaştırarak Allah'a yönelmek.

·         İttiba: Uyma, itaat etme. Peşinden, arkasından, izinden gitme; izini bulma, takip etme.

·         İzzet: Güç, kuvvet. Yüksek onur, şeref. Büyük itibar, yücelik, saygınlık. Galibiyet, üstünlük. Şan.

·         Ka'be: Küp şeklindeki her yapı, ev. İnsanlar için kurulan ilk ev. Hacc ibadetinde çevresinde tavaf edilen Allah'ın evi. Kıble yönü.

·         Kabile: İnsanın kafatasını teşkil eden baş kemiklerinden her biri. İki veya daha çok sayıdaki aşiretin toplanmasından meydana gelen ve birbirlerine kan ve akrabalık bağı ile bağlı olup sorumluluklar yüklenmeyi "kabul" eden insan topluluğu.

·         Kader: Kadr, takdir, miktar. Maslahata ve ihtiyaca yetecek kadar olan miktar, ölçü. Süre. Güç yetirme. Fiilen var etme. Biçim ve şekil verme. Takdir etme, belirleme. Kadîr: Her şeye güç yetiren, her şeyin üstünde muktedir olan, iktidarın tümü kendisinden olan. Allah.

·         Kâfûr: Bütün özellikleriyle en güzel içki. Beyaz ve hoş bir renkte, kokusu insanın içini ferahlatan, serin, bozulmayan, kalbi güçlendiren. Cennet çeşmelerinden bir çeşme.

·         Kahhar: Kahr'dan, kahreden, kâhir. Üstün güç ve iktidar sahibi. Allah.

·         Kahin: Geçmişten veya gelecekten haber verdiğine inanılan, vehim ve zanda bulunarak insanları aldatan, saptırıcı kişi.




·         Kavim: Aşiret ve kabileden daha kalabalık insan topluluğu. Başlangıçta terim, yalnızca erkekler topluluğuna mahsus iken, sonraları genelde yerleşik olan ve içinde kadın ve kızların da bulunduğu insan topluluklarına ad olmuştur. Ulus.

·         Kayyûm: Sürekli kıyam halinde olan, yaratılmış her şeyi tedbir edip koruyan, kollayan. Oturması, yatması, uyuklaması, unutması, gözden kaçırması, ihmal etmesi olmayan. Kendi zatı ile kâim. Yaratmada, rızık vermede, yönetmede, işleri evirip çevirmede tek sahib, biricik hakim. Her şey kendisi ile kaim olan. Allah.

·         Kaza: Bir işi tümüyle kesip atmak, ayırıp bitirmek. Kesin hüküm verip icra etmek. Bir şeyi dilemek, istemek. Karar. Kur'an'da, vahy, hüküm.


·         Keffaret: Günahı örten, gideren, karşılık olan. Kur'an'da, günah dolayısıyla ödenmesi gereken karşılık, yapılması gereken şey. Yemin keffareti gibi. Oruç tutmak, yoksul doyurmak veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak gibi güzel hareketlerle günahı karşılama.

·         Kefil: Şahid, gözeten, koruyucu, mutazammın, hâmi.


·         Kevser: Cennette bir nehir. Bol hayır. Çok, pek çok. Peygamberin evladı, peygambere tabi olanlar, İslam ümmeti, Kur'an, peygambere ilimde mirasçı olan bilginler, ulema gibi anlamlarla yorumlanmıştır.

·         Kıble: Kendisine yüz dönülen yön. Namazda secdenin istikameti. Ka'be'nin merkezi.

·         Kısas: Kesmek anlamında kasas'tan gelir. Aynıyla mukabele etmek, misliyle karşılık vermek. Herhangi bir hakkı misli ile takas etmek. Yaralama ve öldürme olaylarında hukuki bir teamül ve amir bir hüküm olarak uygulanır. Caydırıcı etkisi dolayısıyla insanları öldürülmekten kurtardığı için Kur'an'da hayat kaynağı olarak anılmıştır. Öldürülen kişinin yakınları razı olurlarsa kısas yerine affetme veya cezanın diyete çevrilmesi mümkündür.

·         Kıssa: Takip etme. Takibe değer haber. Haber. Geçmişten aktarılan gerçek bir olay. Tarih. Kaleme alınan veya dillerde dolaşan hikaye. Olay, vakıa. Geçmişlerin haberleri, sözlü gelenek. Destan. efsane.


·         Kıyam: Kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, idame etmek, özen gösterip uygulamaya koymak. Riayet. Muhafaza. Azim, kararlılık, ayağa kalkmak, ayakta durmak. Namazın bir rüknü. İbadet. Ayaklanma, baş kaldırma.

·         Kıyamet: Sözlük anlamı kalkmak, diriltmek, dikilmek, ayaklanmaktır. Kozmolojik anlamda dünya hayatının sonu, evrenin düzeninin bozulması. Yerin, göğün, yıldız ve gezegenlerin birbirine girmesi, dağların pamuk parçaları gibi dağılması. Kaari'a. Vakıa.

·         Kibir: Büyüklük, gururlanma, mağrur olma. Kendisinde var olmayan üstün bir gücü ve büyüklüğü kendinde gösterme, vehmetme. Kibriya: Azamet, büyüklük, yücelik. Mülk ve Celal.

·         Kitab: Yazılmış şey. Kur'an'da, Allah'tan indirilen hükümler, emirler, vahy mecmuası. Kur'an ve diğer peygamberlere indirilenler. Yaş-kuru her şeyin yazılı olduğu Allah katındaki kitap, Levh-i mahfuz.

·         Kuddüs: Kendisinde hiç bir noksanlık olmayan, yücelikte eşsiz ve benzersiz. Hatadan, gafletten, aczden ve her türlü noksanlıktan yüce ve tamamen münezzeh.
·         kutsal: Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, mukaddes.

·         Kur'an: Mastarı okuma. Hz. Peygambere Allah tarafından Cebrail aracılığıyla bütün insanlara iletilmek üzere indirilen kutsal kitab.

·         Kurban: Yaklaşma kökünden, birr ve hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey. Allah adına ve Allah'ın adını zikrederek hayvan kesme.

·         Küfür: Kelime anlamı bir şeyi örtmek, gizlemek, göz ardı etmek ya da verilen nimete nankörlükle karşılık vermek. Hakikatı, değişmez gerçeği kabul etmemek, bile bile reddetmek, karşı çıkmak, örtmeye çalışmak. Allah'ın birliğini, peygamberlerini ve onlara indirilenlerin tümünü ya da bir bölümünü reddetmek, inkar etmek, inkarcı olmak. Allah'ın verdiği bütün nimetlere karşılık şükretmemek, büyük bir nankörlükle isyan etmek.

·         Küfran: Nimete karşı nankörlük. İnkar ederek güçlerin ve nimetlerin kötüye kullanılması.

·         Lanet: Alçaklık, alçaltılmışlık yoluna sürüklenme. La'n: Mutlak anlamda uzaklaştırmak. Allah'ın rahmetinden uzak düşmüş, uzaklaştırılmış, yoksun kalmış olma hali. Kovulmuşluk.

·         Lütuf: Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, inayet, atıfet.

·         Mahşer: Kıyamet günü dirilenlerin toplanacakları yer. Büyük kalabalık.

·         Ma'ruf: Dinin de temiz aklın da hoş, güzel gördüğü şey. Örf. İyilik, ihsan. Güzel gelenek. İslam'ın uygun gördüğü, yönlendirdiği ve istediği biçim.

·         Mecusi: Ateşe tapan.

·         Mescit: Genellikle minaresiz, küçük cami.

·         Mezhep: Bir dinin görüş, yorum ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri.

·         Misak: Sözleşme. İnsanın Allah ile veya başka insan ve topluluklarla imzaladığı, üzerinde mütabakata vardığı sözleşme hükümleri. Akid, ahid. Siyasi, iktisadi, medeni her türlü anlaşma.

·         Miskin: Yoksulluktan dolayı durgun bir hale gelmiş. Hiç bir şeyi olmayan, çaresiz, fakir. Zelil ve zayıf. Bir görüşe göre de yeterli malı olmayan kimse.

·         Mucize: Peygamberlerin kendilerine inanmayan insanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıylaAllah’ın iznine bağlı olarak gösterdikleri olağanüstü olaylar, hâller. İnsanları hayran bırakan, tabiatüstü sayılan olay.

·         Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Allah’a adamış kimse, sofi.

·         Mutain: İnanmış, gönlü kanmış, emin olan.

·         Münafık: Dinî kurallara inanmadığı hâlde inanmış gibi görünen.

·         Müşrik: Allah’a ortak koşan kimse.

·         Müteşabih: Benzeşen iki şeyin karşılıklı olarak eşit biçimde veya eşite yakın benzeşmesine denir. Birden çok anlama gelebilen anlatım. Tam anlamıyla açık, net ve kesin olmayan. Muhkem'in zıddı.

·         mütevazı: Alçak gönüllü. Gösterişsiz, iddiasız.

·         Nebi: Kendisine kitap indirilmemiş peygamber.

·         Nifak: Yer altında bulunan lağım, canavar ini, izbe. İki yüzlülük. İçi ve dışı aynı olmama. Münafık: Rağıb'a göre, canavarın kendi inine girip çıkması gibi (çünkü bu in karşılıklı iki kapılıdır) münafık da İslam'a bir kapıdan girip öbüründen çıkan kimsedir. Dışı mü'min, içi kafir olan.
·         Nimet: Yumuşaklık anlamındaki "nüumet" ile ilgili olan bu kelime, insanın lezzet aldığı güzel durumlar demektir. Mutluluk duygusu, haz veren şeyler. Allah'tan bir lütuf ve ihsan. İnsanın bütün geçim, beslenme ve güzellik araçları. Yaşama güzelliği. Nusret. Ganimet. Şeref, ün. Naim: Nimetlerle donatılmış. Bir cennet derecesinin adı.

·         Örf: Yasalarla belirlenmemiş olan, halkın kendiliğinden uyduğu gelenek, âdet.

·         Put: Doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne.

·         Rab: Terbiye eden, yetiştiren, yöneten, bir şeyin sahibi,nimet veren, ihtiyaçları gideren seçkin kişi. Allah’ın isimlerinden biri olarak da kullanılır.

·         Rahîm: Koruyan, acıyan, merhamet eden Allah.

·         Rahman: Herkese, her canlıya merhamet eden Allah.
·         rasul: Elçi, haber getiren, Allah’tan aldığı emirleri insanlara ulaştıran peygamber.

·         Râvi: Rivayet eden, işittiği haberleri ve sözleri başkalarına aktaran, hadisle ilgili haberleri anlatan.

·         Rivayet: Bir olay, bir haber veya sözü nakletme.

·         Ruhbanlık: Rehbet'ten rahib'in çoğulu. Izdırap ile korkup çekinme. Manastırlarda ibadet etme. Büyük bir korku duygusuyla çekilip dünya zevklerini terketme, ibadet için münzevi bir hayat tarzı sürdürme. Hıristiyanlık dininde din adamları sınıfı.

·         Sabır: Dayanma gücü. Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, nefsi darlık halinde iken tutmak. Terim olarak, nefsi İslam'ın uygun gördüğü şekilde bir takım şeylerden tutmak, şehvetlere karşı alıkoymak. Kararlılık, metanet. Allah yolunda cihad gibi her türlü zorluğa tahammül. İnsanı imtihandan geçiren musibetler karşısında isyana sapmama. Güçlüklere göğüs germe ve karşı koyma direnci.

·         Sadaka: Doğruluktan gelir. Allah rızası için ihtiyacı olanlara temlik edilmek üzere çıkarılan mal, vergi. Bunda Allah'a sadakat ve bağlılık olduğundan sadaka denmiştir.

·         Sahabe: Hz. Muhammed’i görmüş ve onun sohbetinde bulunmuş Müslümanlar, Hz. Muhammed’in arkadaşları.

·         Salavat: Hz. Muhammed (s.a.v.)’e saygı bildirmek için okunan dua.

·         Sihir: Büyü. Sebebi gizli olan ince şey. Aldatma, yalan görüntü, illüzyon, hayal. Şeytana yakınlık, onunla yardımlaşma. Yaldızcılık, şarlatanlık.

·         Sinagog: Yahudilerin ibadet etmek için toplandıkları yer, havra.

·         Sünnet: Yol, gidiş tarzı. Kanun. Geçmiş ümmetlerin başından geçenler, çöküşlerine yol açan gerçek nedenler, izlenen yöntem. Bir şeyin pratiği. Genel tarihsel, toplumsal ve kozmik yasalar.

·         Sûr: İsrafil’in kıyamet kopmadan önce ve yeniden dirilişi bildirmek üzere üflediği niteliğini bilmediğimiz
·         alet.

·         Sûre: Yüksek rütbe, makam, binada kat ve bir yerleşme merkezinin çevresindeki sur anlamlarına gelir. Kur'anın 114 bölümünden her biri.

·         Şirk: Allah’ın birden çok olduğuna inanma, Allah’a ortak tanıma, eş koşma.

·         Şükür: Bir şeyin karşılığını vermek, yapılan iyiliği dile getirmek ve sahibini övmek. İyiliğin kıymetini
·         bilmek, iyilik edene teşekkür etmek.

·         Tavaf: Bir şeyin çevresinde yürümek, dönmek. Terim olarak, hacc ibadetinde Ka'be'nin etrafında dönmek.

·         Tebliğ: İnsanları dine davet etme. Bildirme, haber verme.

·         Tevekkül: Herhangi bir işte elinden geleni yapıp daha sonrasını Allah’a bırakma.

·         Tevatür: Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın olan. Yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilen.

·         Tevhit: Allah’ın birliğine inanma, bir sayma, bir olarak bakma.

·         Tefsir: Açığa vurmak, örtüyü açmak. Akla yatkın bir şeyi izah etmek, kapalı, toplu bir anlamı açıklamak. Yorum tarzı.

·         Tertil: Aralarında az aralık bulunan düzgün ve uyumlu dişler için kullanıldığı gibi, sözü düzgün, yavaş yavaş, gerekli araları vererek, güzel telif ve beyan ile söylemeye de sözün tertili denir. Terim olarak, ayet ayet ayırma. Açıklama. Belli bir düzen ve kural içinde okuma. Ağır ağır, harflerini belli ederek okuma.

·         Tevrat: Kelime anlamı şeriat ve hak demek olan Tevrat, Allah'tan Hz. Musa'ya indirilen kitaptır. İbranice olarak indirilen bu kutsal kitap sonraları Yahudi bilginlerince tahrif edilmiştir. Bugün aslı mevcut değildir.

·         Tilavet: Kur’an’ı güzel ve yüksek sesle, usulünce okuma.

·         Ümmet: Hz. Muhammed’e inanarak, onun yaptıklarını ve söylediklerini uygulayarak, onun ilkeleri etrafında

·         Vacip: İslam dinine göre yapılması gerekli olan.

·         Vahiy: Gizli konuşmak, fısıldamak, seslenmek, ilham etmek, işaret etmek. Allah’ın buyruk, yasak ve öğütlerini insanlara ulaştırmak üzere peygamberlerine özel bir yolla iletmesidir.

·         Vasiyet: Tavsiye anlamında söz. Bir kimsenin hayatında, ölümü veya yokluğunda başkalarından bir şey yapmalarını istemesi. Ismarlama. Kendi malına başkasını malik kılma. Emir. Farz. Gerisi için tavsiyede bulunma. Ailesinin ve malının yararına başkalarını tasarruf sahibi kılma.

·         Zahit: Temel ihtiyaçlarını en düşük seviyede tutup kendini ibadete veren kimse.

Kaynaklar
·         Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, E. Cebecioğluhttp://tasavvufalemi.com/terim_ana.php
·         http://www.kurandan.com/sozluk/sozluka.htm
******************************************
*******************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder