26 Ocak 2013 Cumartesi

Türkçe Kuran-ı Kerim Mealleri ve Tefsirleriyle ilgili görüşler

Kur’an-ı Kerim çok çeşitli amaçlar için okunmaktadır. Bu kez Kur’an-ı Kerimi anlama ve  okuyucularla paylaşmak amacıyla okuyorum. Arapça bilmediğim için Türkçe Kur’an-ı Kerim mealleri, bu arada tefsirler ve fikir yazıları da okuyorum.
        Çok şükür ki okuma zevkim hiç azalmadı. İnternetten Meal ve tefsirleri de büyük bir hazla okuyabiliyorum. Ne var ki internette okuduğum bazı yazılara kafam takıldı. Örneğin Kur’an meallerinin okunup okunamayacağı konusu tartışılacak bir konu olduğu kadar düşündürücü bir konudur.
        Şahsi görüş bildirmeden meallerle ilgili olarak okuduklarımdan alıntılar sunalım:

Kur’an-ı Kerim’in meallerini ve tefsirlerini  okuyabilir miyiz?

“Sual: Kur’an-ı kerimin meali, tefsiri yapılamaz mı?
Cevap: Kur’an-ı kerimin tefsiri veya meali yazılabilir ve yazılmıştır. İslam âlimleri, bunu yasak etmemişlerdir. Fakat bunlar, Kur’an-ı kerimin belagatini taşıyamazlar. Murad-i ilahiyi bildiremezler. Kur’an-ı kerimin manasını ve manalarındaki incelikleri anlamak isteyen ve belagatinin zevkini tatmak dileyen müslümanlar, bu kitab-i mübini kendi lisanı ile okumalı ve manasını ve zevkini bundan almak için gereken bilgileri öğrenmekten üşenmemelidirler!
Cebrail aleyhisselamın Peygamber efendimize indirdiği bu kelimelerden ve sözlerden başka, Arapça da olsa, okunan şeyler Kur’an-ı kerim okumak olmaz.
İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid’at ehli yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-bahreyn)
Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayıp, tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi mukallidlerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır.
Tefsir ne demektir?

Sual: Tefsir ne demektir?
Cevap:Tefsir, kelam-ı ilahiden murad-ı ilahiyi anlamak demektir.
Tefsir için gereken 15 ana ilimden birisi (Kalb ilmi)dir. Allahü teâlânın rasih ilimli âlimlere vasıtasız olarak ihsan ettiği bu kalb ilmine Mevhibe de denir. Bir kimse diğer 14 ilmi bilse, mevhibeye sahip olmazsa tefsiri muteber olmaz. Yaptığı tefsir kendi görüşü olduğundan Cehennemde azaba düçar olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kur’andan kendi aklı ile, kendi düşüncesi ve bilgisi ile mana çıkaran kâfirdir!) [Mektubat-ı Rabbani]
Bizim gibi, ana ilimleri okumayan, din öğrenmek için, Kur’an tercümesi, tefsir, hadis okumaya kalkışırsa, bunları kavrayamaz. Yanlış anlayarak, dinimizi, imanımızı da kaybederiz.” (1)
*
Bizim gibilerin, dini öğrenmek için, tefsir ve hadis okuması uygun değildir. Çünkü Kur’an ve hadisi yanlış anlamak veya şüphe etmek imanı giderir. Bu inceliği iyi bilen Hazret-i Ebu Bekir buyurdu ki:
(Kur’anı kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler.) [Şir’a]
Kur’an-ı kerim hiçbir dile, hatta Arapça’ya bile tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin bile, tam tercümesine imkân yoktur. Ancak izah edilebilir. Kur’an-ı kerimin manası tercümeden anlaşılmaz. Bir âyetin manasını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir. Hele tercüme eden bid’at ehli ise, mana tamamen değişir. Tefsir, murad-ı ilahiyi anlamak demektir. Kendi görüşüne göre verilen mana, doğru olsa bile, meşru yoldan olmadığı için hata olur, mana yanlış ise, küfür olur. (Berika)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur’anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]
(Kur’ana ehliyeti olmadan mana veren, Cehennemde azap görecektir.) [Tirmizi]

Kur’an-ı Kerim ilmin ışığında yeniden tefsir edilebilir mi?

Sual: (Kur’anı her çağda, o asrın teknolojisinin, ilminin ışığında yeniden tefsir etmek ve Allah’ın muradını açıklamak gerekir) diyerek Kur’an-ı kerimi asra uydurmaya çalışanlar var. Bu uygun mudur?
Cevap: Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni bir şey eklemek bid’at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek kadar büyük sapıklık olur mu? Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak demek, dini her asırda, bozmak demektir.

Kur’an-ı kerimin manasını Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Doğru tefsir kitabı Onun hadis-i şerifleridir. Tefsir âlimleri, tefsirlerini Peygamber efendimizden ve Eshab-ı kiramdan naklederek meydana getirdiler. Bunların tefsirleri asra uygundur. Kur’an-ı kerimin emirleri, her asırdaki insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka manası yoktur.(2)
*
Kur’an okumayın demiyorum, meal okumayın diyorum.
Son olarak "illa meal okuyacağım" diyenlere tavsiyem, önce itikad ve amel planında sağlam bir altyapı edinsinler; kendilerini garantiye alsınlar. Bunun üstüne yapacakları meal okumalarında da "farklılık arayışı" olarak ifade ettiğim zihnî sürecin sahte cazibesine kapılmadan, amele ve ihlasa dönüştürebilecekleri pasajlara ağırlık versinler. Meali, entelektüel ukalalık tavrını beslemek için değil, ibret ve öğüt almak, kalp rikkatine ve ruh inceliğine ulaşmak için okusunlar. Ve elbette yanlarında mutlaka -muhtasar da olsa- bir tefsir bulundursunlar...” (3)
*
Kur'ân Kerîm'in Arapça okunması mecburi mi?

Soru: Hocam Kur'ân Kerîm'in Arapça okunması mecburi mi? Yani her Müslüman Arapça bilmeli mi?
Cevap: Arapça bilen Kur'ân'ı orijinalinden okur. Bilmeyen mealini okur. Meali de Kur'ân sayılır. Allah kimseyi gücünün üstünde bir şeyle sorumlu tutmaz. (4)
*
Kur’an’ın yaşanabilmesinin ise olmazsa olmaz şartı nedir?
Kur’an’ın yaşanabilmesinin ise olmazsa olmaz şartı anlaşılmasıdır. Kur’an’ı anlamak farzdır. Zira fıkıh usûlünün en temel kurallarından biri şudur: Bir vacip için gereken şey de vaciptir. Bilinen bir hakikattir ki, ne dediği anlaşılmayan bir hitap yaşanamaz. Kur’an hayat kitabıdır. Muhataplarına ebedi hayatı kazandırmak için hayat rehberi olarak gönderilmiştir. Madem Kur’an’ı yaşamak için anlamak şarttır, anlamak için de Kur’an’ın farklı dillere çevrilmesi bir gerekliliktir.
Kur’an ve insan, tohum ve toprak gibidir. Her mü’min Kur’an’ın dolaylı değil, doğrudan muhatabıdır. Kur’an’a doğrudan muhatap olmak demek, Kur’an’ı anlama sorumluluğunun her mü’minin boynuna yüklenmiş bir vecibe olması demektir. Bu her muhatabın Kur’an’dan aynı şeyi anlayacağı anlamına gelmez. Herkes iman, ilim, ihlâs, gayret ve himmeti oranında bir şeyler anlar.
Allah tüm vahyinden tek bir şeyi anlamamızı murad etseydi, vahyi indirmeyi üstlendiği gibi onu okumayı da üstlenirdi. Sahabeden Ebu’d-Derda şöyle der: “Kişi Kur’an için pek çok mâna yönleri görmedikçe, derin bir anlayışa sahip olamaz.” Efendimiz’in Kur’an’ı “zû vucuh” olarak tanımlaması da, Kur’an’ın anlamının tüketilemeyeceğine dolaylı bir işarettir.
Çok anlamlılığın zorunlu sonucu, çok anlama açık bir okumadır. Zira Kur’an’ın nüzulü bir kez vaki olmuş bitmiştir, fakat tenezzülatı  kıyamete kadar sürecektir. Kur’an’da müteşabih’in bulunmasının amacı da budur. (5)

*
Fatih Okumuş : Meal nedir? Kısaca sizin tarifinizi alabilir miyiz?

Prof. Dr. H. Atay: Genellikle meal diyorlar ancak çeviri yapıyorlar. Millet çeviriyi anlamasın diye meal diyorlar. Meal aslında yorum demektir. Te’vilat mealden geliyor. Mana neye varır sorusudur. Kur’an ne dedi, ne demek istedi bunun cevabıdır. Şimdi, Kur’an ne dedi: tercüme; ne demek istedi: meal olur.

Fatih Okumuş : Kur’an-ı Kerim’in tercümesi, mealinin yapılması;
a) Mümkün müdür?
b) Gerekli midir?
c) Zararlı mıdır?
d) Tefsir, çeviri ve meal arasında ne fark ve nasıl bir ilişki vardır? “Her âyetin tefsiri onun konusunun uzmanına aittir” diyorsunuz.

Prof. Dr. H. Atay : Tabi tercüme kelimesini ben kullanmıyorum çeviri diyorum.

 Fatih Okumuş : Meal kelimesini niçin kullanmıyorsunuz?

Prof. Dr. H. Atay : Şimdi ne biliyor musunuz? Meal kelimesi bir defa Türkçe bir kelime değildir. Çeviri demekle, meal demek arasında bir kutsiyet farkı yok. Meal kelimesi Arapça diye veya İmam Maturidi “Te’vilât” dedi diye, ben de bunu diyeyim, kendimi kabul ettireyim şeklinde bir düşünceye tenezzül etmiyorum. Ben neyi biliyorsam, neyi anlatmak istiyorsam, onu anlatmak istiyorum. Benim tutumum bu.

Fatih Okumuş : Şimdi meale yorum dediniz. Çeviri de ister istemez yorum değil mi aslında?
Prof. Dr. H. Atay : Hayır çeviri yorum değildir.

Fatih Okumuş : Yorum yapmadan çeviri yapmak mümkün müdür?

Prof. Dr. H. Atay : Tabii mümkündür, niye mümkün olmasın? Ben şimdiye kadar altı defa yaptım, altı çevirim var. Ve insan dikkat ettiği zaman doğrudan doğruya çeviri yapabiliyor.

Fatih Okumuş : O zaman hedef bu diyorsunuz, yorum yapmadan çeviri yapmak…

Prof. Dr. H. Atay : Kur’an ne dedi? Hatta ben bunun deneyimini yaptım hayatta. Kur’an ne dedi diye sorduğunuz zaman bu tam manasıyla bir çeviri olur, tam sahabenin anladığı manayı tespit etmiş oluyorsunuz. Siz kendinizce bir mana verirseniz, o zaman da o sizin verdiğiniz mana olur. Sahabenin anladığı mana olup olmadığı belli olmaz. Bazı kimseler, Kur’an-ı Kerim 1400 senedir Arap dilindeydi, o halde Arapça dili değişti, şimdi biz Kur’an-ı Kerim’in zamanımızda nasıl anlaşılacağını, milletin nasıl anlayacağına göre tercüme ederiz demelerini ben yanlış buluyorum. Çünkü şöyle görüyorum, Kur’an’ın ne dediğini tespit ettiğin zaman Kur’an’ın ne dediğini gerçekten tespit etmiş oluyorsun. Ama sonra millet, ondan başka bir mana çıkarabilir, onu yorumlayabilir, o ayrı mesele… Nasıl Arapçasından çıkarabiliyorsa senin yaptığını tercümeden de aynı manayı çıkarabilir. (6)


*
Kur’an sadece tilavet için mi indi?

Kur’an’ın anlasılmasına yönelik çabalardan ziyade, metnin okunuşsunun
öncelenmesi geleneği, sadece bugünün değil, asırların sorunudur. Halbuki Kur’an,
üzerinde düşünülüp, öğüt alınacak bir kitap olduğunu ifade ediyor. Hicrî II. Asır
alimlerinden Fudayl b. Iyaz’ın; “Kur’an-ı Kerim anlaşılmak üzere gönderilmiştir.
Fakat biz Müslümanlar Kur’an’ın kıraatını ibadet haline getirdik.” sözleri problemin
köklerinin çok derinlerde olduğunu göstermektedir.”(7)
       *
      Tercüme veya meal bir zaruret midir?
       Tercüme veya meal bir zaruret olmakla beraber hiçbir tercüme ve meal Kur’an metninin yerini alamaz, alması da beklenemez. İslâm bilginleri, Kur'ân-ı Kerîm'in Arapça'dan başka bir dile aktarılması işine ancak "genel anlamda tercüme" denilebileceği görüşündedirler.

      Kelimenin gerçek anlamında tercüme, bir sözün, bir başka dile kendi yerini tutacak şekilde ve sözle aktarılmasıdır. Tercümede izlenen yol, ne olursa olsun, kelimenin bu gerçek anlamı esas alındığında, Kur'ân'ın bir başka dile tam, eksiksiz ve Arapça metnin tam karşılığı olarak aktarılabileceğini öne sürmek mümkün değildir. Çünkü kelime veya cümle (âyet) ne kadar usta ve uzmanlaşmış bilginler eliyle aktarıldığı iddia edilirse edilsin, gerçekte, bu, Kur'ân'ın bir kelime veya bir âyetinin beşer eliyle bir başka dilde dondurulması, anlamının o çeviri kalıbı içinde sınırlandırılması ve diğer muhtemel, zengin ve kapsamlı anlamlardan koparılması demek olacağından, başka herhangi bir metin için bu mümkün olsa bile, Kur'ân için söz konusu olamaz. Bundan dolayıdır ki, Türkçe'de güzel bir gelenek olarak "Kur'ân-ı Kerîm'in Tercümesi" denmemiş, yakın ve “tefsiri anlam” şeklinde "Meâl" denmiştir. Bu özelliğiyle her mealin aslında dar anlamda veya sınırlı ölçekte bir tefsir olduğunu söyleyebiliriz. (8)
        
         Daha İslâm'ın ilk yıllarında Kur'ân'ın bir bölüm tercümesine başlandığını biliyoruz.

1) İranlılar, Selman-ı Farisî'den "Fâtiha" sûresini Farsça olarak yazmasını istemişler, o da yazıp göndermiştir. Serahsî'nin verdiği bilgilere bakılırsa, bunu Hz. Peygamber’e (s) sunmuş, o da engel olmamak suretiyle tasvip ettiğini göstermiştir.

2) Hz. Peygamber yabancı devlet adamlarına gönderdiği mektuplarda âyet yazdırmış, bu âyetler tercümanlar kanalıyla o ülke devlet başkanlarının dillerine çevrilmiştir.

3) Her Peygamber kendi kavminin diliyle vahy almıştır. Söz gelimi Tevrat'ı Kitap Ehli'nin İbranice olarak okuduklarını biliyoruz. Ancak Allah, Kur'ân'da yer yer Tevrat'ın hükümlerinden Arapça bir dille söz etmektedir. Buhari, yerinde bir tespitle, Tevrat'ın tercüme edilmesine kıyasla, 'Kur'ân da Arapça ve başka dillere tercüme edilebilir' demektedir.

4) Ebû Hanife ve belli başlı Hanefi fukahası, Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka dile tercüme edilmesine cevaz vermişlerdir.

5) "Muvafakat" adlı değerli eserinde İmam Şatıbi, umuma tefsirini ve ince anlamlarını anlamaya imkânı olmayanlara daha da açıklanmasının ümmetin icmaıyla caiz olduğunu, bunun da Kur'ân'ın tercümesinin cevazına delil olduğunu söylemektedir.

6) Zemahşeri, "Keşşaf" adlı ünlü eserinde, İbrahim sûresinin 4. âyetini tefsir ederken Hz. Peygamber'in bütün insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğundan, insanlara tercüme yoluyla da tebliğ yapılabileceğini yazar.

7) "El-Mustasfa" adlı değerli kitabında İmam Gazali tercümenin caiz olduğunu belirtir.

8) İbn-i Teymiye de "Tercümeye ihtiyacı olan için Kur'ân ve hadis tercüme olunur" der.

9) "Ruhu'l-Meani"nin sahibi Alusi, "Ruhu'l-Beyan"ın sahibi Bursalı İsmail Hakkı ve Şeyhü'lislâm Ebu'ssuud Efendi de aynı görüşü paylaşmaktadırlar.

10) Muhammed b. Hasan el-Hacevi, şöyle der: "Tercümeyi tefsir gibi kabul edip onu Kur'ân'ın aynı saymazsak, Araplar'dan başkasının anlayıp ifadeden aciz kaldığı birçok anlamlardan bazısı noksan kalsa da, bu bize bir zarar vermez. Buna göre biz, tercümeyi bazı mânâların tefsiri, açıklaması sayıyoruz, aynı değil. Bunun ise caiz olduğunda kimse şüphe edemez." (8)
       *
       Tercüme, meal ve tefsirlelerle ilgili tartışmaların normal tartışma kuralları içinde olmadığını ekleyelim. Bu konularda yazanlar birbirlerini öyle suçluyorlar ki anlatılamaz. Başta belirttiğim gibi tartışmalarda taraf olmadan bazı alıntılar sundum.
       Yukarıda birkaç alıntı yaptığım yazılardan da 1400 senedir Kur’an-ı Kerimi anlayamamızın sebebi az çok anlaşılıyor. Bu arada emperyalistlerin biz Müslümanların elinden Kur’anımızı değişik hilelerle aldıklarını tarihi kaynaklar göstermektedir.
        Kur’an-ı Kerimi ben anlayamazsam, sen anlayamazsan, o anlayamazsa kim anlayayacak?
        Birinci görevimiz Kur’anı anlamak, anlatmak ve yaşamaktır.
        İnşallah görevlerimizi hakkıyla yapanlardan oluruz.       
      
       Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli, 23. 01. 2013

    
       
-----------------
3.      Dr. Ebubekir Sifil,
4.       Prof. Dr. Süleyman Ateş
5.       Mustafa İslamoğlu,
8.      Ali Bulaç, Meal Hazırlamanın İmkan ve Zorlukları 

******************************************
*******************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder