31 Temmuz 2013 Çarşamba

Artık Rabbinin hüküm vermesi için sabret! Balığın dostu Yûnus gibi olma! Hani o, hıçkırıktan boğulur bir halde yakarmıştı.


Bismillahirrahmanirrahim
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ
Fasbir li hukmi rabbike ve lâ tekun ke sâhıbil hût(hûti), iz nâdâ ve huve mekzûm(mekzûmun).
Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 48. Ayet

Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi  48. Ayette Allah, kendilerinden bir ücret istenilmediği ve yanlarında gaybe ait bilgi bulunmadığı halde Kur’anı inkâr edenler için hüküm vereceğini; Hz. Peygambere her bakımdan sabredmesini ve Hz. Yunus gibi üzülüp de kavminden ayrılmamasını telkin ediyor.

“O halde Rabbinin hükmüne sabret. Onları hemen yok edivermeyip mühlet vermesine ve seni tükenmez mükâfata kavuşturmak için o büyük ahlâk ile büyük dayanıklılık ve katlanma gerektiren nebilik ve resullük görevini yerine getirmek için sıkıntılara sokmasına sabret ki, bunlar onun hükmü, o kalemin yazısıdır. Sabır et de, ilerde vereceği yapma ve yürütme hükmünü bekle. Çünkü o hakikatını gösterecek, ilâhî hükmü ortaya çıkaracaktır. Balık sahibi gibi olma. Balık sahibi, Saffât sûresinde "Nefsini kınamış bir haldeyken balık onu yuttu." (Saffât, 37/142) buyrulduğu üzere Yunus (a.s)'dur.
Kısacası, yüce Allah'ın ilk kalem ile yazdığı kadere sabret, o eziyetlere dayan da yarın için vereceği hükmü gözet, sabırsızlıkla kavmine kızıp öfke ile karanlıklarda hapse düşen Yunus gibi olma. Hiçbir şekilde onun gibi olma değil, ancak şu durum ve vakitteki Yunus gibi olma. Hani bir zaman o, mekzum, öfke ile nefesi tıkanmış bir halde seslenmişti.. diye inlemişti. Bununla beraber burada maksat kime ve nasıl seslendiğini anlatmak değil, yalnız öfke ile boğulacak bir halde seslenmiş olduğunu anlatmaktır.” (1)

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
-----------------------------------
1.       Yazır, Elmalı’lı Muhammed Hamdi;  Hak Dini Kur’an Dili;

******************************************

*************************************

30 Temmuz 2013 Salı

Yoksa gayb, yanlarında da onlar mı yazıyorlar?


     Bismillahirrahmanirrahim
     أَمْ عِندَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ      
     Em inde humul gaybu fehum yektubûn(yektubûne).
Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 47. Ayet


Kutub, Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi  47. Ayetini önceki ayetlere  ve Kur’an ı Kerim’in diğer ayetlerine de atıfta bulunarak  etraflı olarak tefsir etmiştir:

“Yoksa onlar gaybın kapsamında olanlardan emindirler, dolayısiyle kendilerini bekleyen akıbet hafif mi geliyor? Yoksa gaybı ortaya çıkardılar da içindekileri yazıp öğrendiler mi? Veya gaybın içindekilerini bizzat kendileri mi yazdılar da, bunu arzularının garantisi mi kıldılar?

Ne bu ne o! Şu halde bu tuhaf ve kuşku uyandırıcı tutumu sergilemelerinin dayanağı nedir?

Bu anlamlı ve hayret verici olduğu kadar ürpertici olan ifade ile: "Bu sözü yalanlayanı bana bırak." Allah ile aldanmış düşmanlarının arasındaki savaş stratejisinin ve yasasının bu şekilde duyurulması ile yüce Allah iman ile küfür, hak ile batıl arasındaki savaşın yükümlülüğünü Hz. Peygamberden ve müminlerden alıyor. Çünkü bu çarpışma yüce Allah'ı ilgilendirir. Bizzat üstlendiği bu savaş onun meselesidir.

Peygamber Efendimiz ve müminlerin bu savaşta önemli ve etkin bir rol üstlendikleri görünse de mesele gerçekte de yüce Allah'ın vurguladığı gibidir. Çünkü Peygamber Efendimizin ve müminlerin bu savaşta üstlendikleri rol yüce Allah'ın müsaadesi oranında düşmanlarıyla giriştiği savaşa ilişkin planının bir parçasıdır. Onlar bu savaşta araç konumundadırlar. Dilerse yüce Allah kullanır bu araçları. Dilemezse kullanmaz. O, her iki durumda da etkin olarak iradesini yerine getirir. O, her iki durum dada iradesi uyarınca belirlediği yasa gereği çarpışmayı bizzat kendisi yönlendirir.
Bu ayet indiği zaman Peygamber Efendimiz henüz Mekke'deydi. Beraberindeki müminler de azınlık durumundaydı ve hiçbir şeye güçleri yetmezdi. Dolayı siyle bu ayet, zayıflara güvence verirken, maddi güç, mevki-makam, mal ve evlatla övünenlerin içine korku salıyordu. Sonra Medine'de durumlar ve konumlar değişti. O zaman yüce Allah Hz. Peygamberin ve müminlerin bu savaşta belirgin bir rol üstlenmelerini diledi. Fakat orada da Mekke'de zayıf durumda iken onlara söylediği sözü pekiştirdi. Onlar Bedir savaşında zafer kazanmışken şöyle buyurdu: "Siz onları öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları. Onlara doğru ok atarken aslında sen atmadın, onu Allah attı. Bununla Allah müminleri güzel bir sınavdan geçirmek istedi. Çünkü Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir."(Enfal suresi 17)

Amaç bu gerçeğin, yani çarpışmanın Allah'a ait olduğu gerçeğini, savaşın O'nun savaşı olduğu gerçeğinin, meselenin O'nun meselesi olduğu gerçeğinin müminlerin kalplerine kök salmasıdır. Buna göre yüce Allah bu savaşta bir rol veriyorsa bu, onları güzel sonuçlu bir sınavdan geçirmek içindir. Bu sınav Dolayı siyle onları ödüllendirmek içindir. Fakat savaşa ilişkin belirleyici gerçek ise O'na özgüdür. Zafer gerçeği ise O'nun yazdığına bağlıdır. Allah bu yazdığını hem onlar hem de başkaları için uygular. Onlar savaşa giriştikleri zaman yüce Allah'ın kudretinin aracıları konumundadırlar. Üstelik onun elindeki tek araç ta kendileri değildir.

Bu, son derece açık ve anlaşılır bir gerçektir. Her konuda, her durumda ve her konumda Kur'an ayetlerinin satır aralarından bu gerçeği görmek her zaman için mümkündür. Aynı zamanda bu gerçek, yüce Allah'ın kudretine ve takdirine, evrensel yasasına ve serbest iradesine, ayrıca Allah'ın takdirinin gerçekleşmesine aracı olan insanların gücünün gerçek mahiyetine ilişkin imani düşünce ile de uyuşmaktadır. Evet insanların sahip bulundukları güç, bir araçtır. Başka da bir şey değildir.

Bu gerçek, ister maddi güçlere sahip olsun, ister bunlardan yoksun bulunsun her iki durumda da müminin kalbine güven duygusunu aşılar. Ancak müminin kalbini Allah için her türlü olumsuz duygudan arındırması gerekir. Cihad amacı ile hareket ederken sadece Allah'a güvenip dayanması gerekir. Çünkü iman-küfür, hak-batıl savaşında kendisine zafer kazandıran kendi gücü değildir. Onun için zaferi garantileyen sadece ulu Allah'tır. Maddi güçlerden yoksun bulunması, zayıf olması yenilmesine neden olmaz. Çünkü arkasında Allah'ın gücü vardır. işte onun adına savaşı üstlenen ve sonuçta kendisi için zaferi garantileyen bu güçtür. Ne var ki yüce Allah zaman tanır, meseleleri peyderpey sonuçlandırır. işleri serbest iradesi, hikmeti, adalet ve rahmeti uyarınca zamanı gelince çözüme bağlar.

Karşısına dikilen mümin ister zayıf olsun, ister güçlü olsun her iki durumda da bu gerçek Allah'ın düşmanının kalbine korku salar. Çünkü kendisi ile çarpışan bu mümin değildir. Sınırsız gücü ile, karşı konulmaz, ezici yüceliği ile savaşı üstlenen ulu Allah'tır kendisi ile çarpışan Peygamberine: "Bu sözü yalanlayanı bana bırak." benimle şu bedbaht sapığın arasından çekil diyen yüce Allah' tır kendisi ile vuruşan. Yüce Allah ona süre tanır ve O'nu aşamalı olarak akıbetine doğru sürükler. Bu esnada O, maddi gücün ve hazırlığın doruklarında bile olsa ürkütücü, dehşet verici, korkunç bir tuzağa yakalanmıştır bile. Aslında onun sahip bulunduğu maddi gücün kendisi tuzaktır. Elindeki maddi hazırlık onun için bir kapan işlevini görür. "Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır." Fakat bu ne zaman gerçekleşir? işte bu yüce Allah'ın sonsuz bilgisinin kapsamında gizlidir. Kim yüce Allah'ın bilgisinin kapsamındaki gayptan ve O'nun tuzağından emin olabilir ki? Doğru yoldan ayrılmış sapık milletlerden başkası Allah'ın tuzağından emin olabilir mi?” (1)

Allah’ın kınama yollu bu sorusundan da anlaşılacağı üzere Levh-i Mahfuz’da yazılı olan bilgileri Allah’tan başka kimse bilemez. Onun için emin olmamak, kalpleri her türlü olumsuz duygudan arındırmak gerekir.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

-----------------------------
1.       Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; 

******************************************

*************************************

28 Temmuz 2013 Pazar

Bir ücret mi istiyorsun kendilerinden de onlar, bir borç altında eziliyorlar!



Bismillahirrahmanirrahim
 أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
Em tes’eluhum ecren fe hum min magremin muskalûn(muskalûne).
Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 46. Ayet

Daha önceden de belirtildiği üzere bazı soru cümleleri cevap beklemeyen olumsuz cümlelerdir. 46. Ayet de böyledir. “Bir ücret mi istiyorsun?” ücret istemediğin halde anlamındadır. Ayrıca burada bir kınama da vardır.

Bu arada  tebliğ faaliyetlerinin de ücretsiz olması gerektiğini anlıyoruz.

“Peygamber, tebliğ faaliyetinin karşılığında ücret beklemez, muhataplarda maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat da maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.” (1)

Tevbe Suresi 34. Ayet: “Ey inananlar, din bilginlerinin ve din adamlarının çoğu halkın parasını hakketmeden yerler ve Allah'ın yolundan saptırırlar. Altın ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlara acı bir azap müjdele.”

Sad Suresi 86. Ayet: “De ki, "Buna karşılık olarak sizden bir ücret istemiyorum. Ben bir sahtekar değilim."

Bilmen konuyu özetliyor:

“ (Yoksa) Ey Yüce Peygamber!. Sen (onlardan) o inkarcılardan onlara yaptığın nasihatler, Hak'ka davetler, hayırlı ihtarlar karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da) bir dünyevî men'faat mi bekliyorsun da (artık onlar, bir borçtan) ödenmesi icabeden bir şeyden, mâlî bir kerametten (dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır?.) elbette ki: Böyle bir şey de yoktur. Onların o durumları ne kadar acîb!. Sırf Allah rızâsı için yapılan bir davetten kaçınıyorlar, haklarında o kadar iyilik sever olan bir Yüce Peygamberi yalanlamaya cür'et gösteriyorlar.” (2)

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

------------------------

1.       Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş;  Kur’an Yolu; 
2.       Bilmen, Ömer Nasuhi; Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri; 

******************************************

*************************************

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Süre tanıyorum onlara. Tuzağım gerçekten zorludur benim.


     Bismillahirrahmanirrahim
     وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ      
     Ve umlî lehum, inne keydî metîn(metînun).
Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 45. Ayet

Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi  45. Ayetinde Allah’ın tuzağından söz edilmektedir. Yanlış anlamalara yol açmamak için tuzak kelimesini olumlu anlamında almak gerekir. Ali Küçük Hoca bu kelime üzerinde dururken fend kelimesini kullanıyor. Allah, içinde bulundukları olumsuz durumları açıklıkla görmeleri ve bu görme sonunda düzelmeleri için fend kullanabilir; günahkârlara mühlet veebilir. Muhammed Esed de ince plandan söz etmektedir.

Müfessirler ana hatlarıyla konuyu aynı biçimde tefsir etmişlerdir:

Günahları artsın diye, onlara mühlet verip ömürlerini uzatırım. Şüphesiz, Benim kâfirlerden intikamım şiddetli ve çetin olacaktır. Hadiste şöyle buyrulmuştur:

Allah zalime mühlet verir. Neticede onu yakaladı mı bir daha bırakmaz. Sonra Rasulullah (s.a.v) şu mealdeki âyeti okudu:

"Rabbin, haksızlık eden memleketleri yakaladığında. O'nun yakalayışı işte böyledir. Çünkü O'nıın yakalaması pek elem verici, pek çetindir" (Hûd sûresi, 11/102; Buhârî, Tefsîr 11/5, Müslim, birr, 62) 

Yüce Allah, ihsanda bulunmasına, tuzak şeklinde olduğu için istidrâc adını verdiği gibi, ona "tuzak" adını da verdi. Onlara verilen rızık bolluğu, uzun ömür, beden sağlığı, görünüşte bir ihsan, gerçekte bir bela ve musibettir. Çünkü maksat, bununla onları cezalandırmak ve azap etmektir. ” (1)

“Aslında şu Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar ve yeryüzündeki bütün canlılar yüce Allah'ın haklarında böyle bir tuzak kurmasını gerektirmeyecek kadar basittirler, önemsizdirler. Ne var ki yüce Allah, kendilerine gelsinler; şu anda içinde bulundukları yanıltıcı güvenli ortamın aslında içine düştükleri bir tuzak olduğunu bilsinler; zulüm, azgınlık, gerçeklere karşı burun kıvırma ve sapıklıkta kendilerine süre tanınmış olmasının aşama aşama en kötü akıbete sürüklenmeleri amacına yönelik olduğunu anlasınlar diye onları kendisinden sakındırıyor, uyarıyor. Onlara mühlet tanınmış olması sorumluluğu eksiksiz yüklenmeleri, günah yüklü kimselerin konumuna gelmeleri, rezil olmayı, aşağılanmayı ve işkenceyi hakkedenlerin durumuna düşmeleri için kurulmuş bir tuzaktır.

İnsanları açıkça uyarmaktan, aleyhlerine aşamalı olarak işleyen stratejiyi ve planı açıklamaktan daha büyük bir adalet, daha etkin bir merhamet olamaz. Yüce Allah bu uyarı ve sakındırma ile kendi düşmanlarına, dininin ve peygamberinin düşmanlarına adaletini ve merhametini sunuyor. Onlar daha bu olumsuz tutumlarını sürdürüyorlarken, seçimlerini sapıklıktan yana yapmışlarken örtü kaldırılıyor, meseleler olduğu gibi gün yüzüne çıkarılıyor.

Yüce Allah mühlet verir ama ihmal etmez. Artık kaçıp kurtulamayacağı şekilde kıskıvrak yakalayana kadar zalime süre tanır. işte burada ulu Allah serbest iradesiyle belirlediği yasasını ve savaş stratejisini bu şekilde açıklıyor ve Peygamberine şöyle diyor: Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Benimle mal, evlat, mevki ve iktidarla övünenlerin arasından çekil, onlara bir süre için mühlet vereceğim. Bu nimetleri onlar için bir tuzak haline getireceğim. Bununla Peygamberine güvence verirken, düşmanlarını da uyarmış oluyor. Sonra onları bu korkunç tehditle baş başa bırakıyor.

İnsanın içini karartan bu kıyamet sahnesinin ve bu korkunç tehdidin oluşturduğu dehşet verici atmosferde tartışma ve meydan okuma tamamlanıyor. Onların bu tuhaf tutumlarının meydana getirdiği şaşkınlık noktalanıyor.” (2)

“Türkçe’de “tuzak, hîle” olarak tercüme edilen kelimenin Arapça aslı “MKR”dir. “Mekr-i ilahî” kavramı meşhurdur. Konuyu açıklarken -yanlış ifadeden sakınmak için- Kur’an’ın terminolojisini kullanmayı tercih edeceğiz. MEKİR, sözlük anlamı itibariyle bir kimseyi bir hîleyle hedefinden saptırmak demektir.

“MKR” sözcüğünün iki yansıması vardır:

Birincisi, övgüye değer olan güzel mekir;  ikincisi, yergiye değer olan kötü mekir.

Güzel olan “Mekir”; güzel bir sonuca ulaşmaya yönelik olarak yapılan MEKİRdir… Kur’an’ın evrensel mesajında bu sözcüklere yer verilmesi, muhatapları etkilemeye yönelik stratejik bir üsluptur.” (3)

“Kuşkusuz, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah'ın tuzak ve düzen kurmaya ihtiyacı yoktur. Zorunluluğu da yoktur; O, sebeplerden münezzehtir. Ancak bizler sebeplere tabiyiz. Kur'an, konuları daha iyi anlayabilmemiz için bizim dilimizle konuşur.

Allah, şeytanî olan tuzağı Kendi Rahmanî tuzağını sebep kılarak giderir. Sebeplerin yaratılmasındaki hikmetlerden biri, sürekli imtihan olmamızdır.” (4)

Muhammed Esed, Allah’ın ince planından söz etmektedir:

“İnce plan" (keyd) terimi, burada, insanın ancak parça parça görebildiği ve hiçbir zaman bütününü kavrayamayacağı Allah'ın erişilemez derinlikteki yaratış planını göstermektedir: içindeki her şeyin ve her olayın belli bir fonksiyona sahip olduğu ve hiçbir şeyin tesadüfî olmadığı bir plan. (Bu bağlamda bkz. 10:5, not 11 -"Allah bunların hiçbirini bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değildir".) Dolaylı olarak yukarıdaki pasaj, Allah'ın neden bu kadar çok sayıda zalim kimsenin keyifli bir şekilde hayat sürmesine izin verirken birçok dürüst ve erdemli insanın sıkıntı çekmesine müdahale etmediği sorusuna da cevap vermektedir: Bu cevabın özü şudur:

Bu dünyadaki hayatı esnasında insan, görünürdeki mutluluğun ve mutsuzluğun nihaî olarak nereye doğru gideceğini ve Allah'ın "ince (yaratış) planı" içinde nasıl bir rol oynadığını doğru bir şekilde kavrayamaz.” (5)
Diriliş Günü ayetleri yalanlayanların nasıl cezalandırılacağı Kuranı Kerimin muhtelif ayetlerinde belirtilmektedir.(6)

Özetle adaletli, merhametli Allah insanları açıkça uyarmakta ve onların aleyhindeki, Kutub’un deyişiyle stratejiyi açıklamaktadır ki insanlar kendilerine verilen sure içinde durumlarını idrak edip düzelsinler.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

----------------------------

1.     Prof. Dr. Es Sabuni, Muhammed Ali; Safvetü’t-Tefasir; 
2.     Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; 
4.     Türker, Fuat;  Allah tuzak kurar mı? http://islaminerleri.blogspot.com/2012/01/allah-teala-tuzak-kurar-mi.html
5.     Esed, Muhammed; Kur’an Mesajı (Meal-Tefsir), 

******************************************

*************************************

26 Temmuz 2013 Cuma

Bu sözü yalanlayanla beni baş başa bırak. Onları, bilmedikleri yerden yakalayacağız.


Bismillahirrahmanirrahim
    فَذَرْنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ  
       Fe zernî ve men yukezzibu bi hâzel hadîs(hadîsi), se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
 Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 44. Ayet

Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi  44. Ayet Allah’ın peygamber için teselli, müşrikler içinse tehdittir:

“ Şöyle ki: Allâh - ü Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamber'ine emr ediyor ki: Ey Resulüm!. (Artık bu kelâmı) Bu Kur'an-ı Kerim'i (yalanlayanlar) ona evvelkilerin masalları diyenleri (bana bırak) onlardan intikam hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) Bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nimetleri artar; bununla iftihar ederler, kendilerinin mü'minler üzerine üstün kılındıklarını zanna düşerler. Halbuki: Bu, onların haklarında sonuç olarak bir helak sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır. Nitekim Bedr gazvesinde uğramış oldular. Bu ilâhi beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir, müşrikler için de bir tehdittir.”  (1)

Seyyid Kutub da bu ayet için benzer ifadeler kullanıyor:

“Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar çepeçevre kuşatan ne dehşet verici bir korkudur bu! Ayrıca maddi güçten yoksun zayıf peygambere ve müminlere ne sağlam bir güvence veriliyor?” (2)

“Böylece Tevhid mesajına karşı çıkan servet ve iktidar sahibi ileri gelenlerin ahiretteki akıbetleri haber verildikten sonra ilk dört surede üç kez tekrarlanan emir ve tehdidin ilki yöneltiliyor:

“Artık bu sözü yalanlayanı bana bırak; biz onları anlayamayacakları bir şekilde derece derece azaba yaklaştıracağız. Onlara süre veriyorum; benim ince planım son derece sağlamdır.”

 İkincisi Müzzemmil Suresi’nin 11-13. ayetlerinde “Yalanlamakta olan nimet sahiplerini bana bırak, onlara az bir süre daha tanı; şüphesiz bizim katımızda prangalar ve şiddetle kızışan bir ateş var, boğaza takılıp kalan bir yiyecek ve acıklı bir azap var”,

üçüncüsü ise Müddessir Suresi’nin 11-17. ayetlerinde “Tek başına yarattığım o kişiyi bana bırak… Onu sarp-çetin bir yokuşa süreceğim…” şeklinde geçer.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, bu ayetlerin Tevhid mesajını yalanlayan Mekke’nin servet ve iktidar sahibi ileri gelenlerine yönelik oluşudur. Bunun ifade ettiğin anlam şudur:

Onların hesabını Allah’a aittir, Allah yalanlayanlara ne yapacağını gayet iyi bilir! Nitekim ayetin devamında Tevhid mesajını yalanlayanların tedricen (aşama aşama) azaba yaklaştırılacağı belirtiliyor.” (3)

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

---------------------------

1.       Bilmen, Ömer Nasuhi; Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri; http://www.tahavi.com/tefsir/068.html
2.       Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; 
3.       Ergun, Atilla Fikri ; Kur’an Dersleri; http://atillafikriergun.wordpress.com/2012/11/25/kuran-dersleri-7-kalem-34-52/

******************************************

*************************************


25 Temmuz 2013 Perşembe

Gözleri yere eğilmiş, benliklerini zillet kaplamıştır. Onlar, sapasağlam oldukları zaman da secde etmeye çağrılıyorlardı.


    Bismillahirrahmanirrahim
    خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
   Hâşiaten ebsâruhum terhekuhum zilleh(zilletun), ve kad kânû yud’avne iles sucûdi ve hum sâlimûn(sâlimûne).
           Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 43. Ayet

Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi 43. Ayetini açıklayan müfessirlerden Seyyid Kutub, dünyadayken Müslümanlığa burun kıvıran, büyüklük taslayanların Ahrette düştükleri küçültücü ve aşağılayıcı sahneye yer veriyor. (1)

Bilmen de aşağıdaki açıklamayı yapıyor:

“Evet.. O kâfirler, o âhiret âleminde (Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış) bir hâlde secdeye davet olunmuş bulunurlar. Dünyadaki kibirli hâllerinden dolayı azaba tutulmuş olurlar. (Halbuki, onlar) Dünyadalarken (sapa sağlamlar iken bu secdelere davet olunuyorlardı.) onlar ise güç yetirdikleri hâlde böyle yüce vazifeyi kulluğu yerine getirmekten kaçınmışlar idi. Onlar, namaz gibi, niyaz gibi kulluk vazifelerine riâyet etmeli değil mi idiler? Nail oldukları sıhhat ve nîmetin şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil mi idiler?  Ne yazık ki: Artık onlar için fırsat geçmiştir.

Deniliyor ki: Âhiret  gününde  âlemlerin  Rabbi tecellî buyurur,  bütün  mü'mînler secdeye  kapanırlar,  kâfirlerden,  münafıklardan  hiçbiri  ise,  secde  etmeye  kadir olamayacaktır. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken üzerine düşen kulluk vazifelerini güzelce yapmaya çalışsın tâ ki: Âhirette selâmet ve saadete ersin ebedî hüsrana mâruz kalacak olan bir topluluğa katılmış bulunmasın.” (2)

Hakkı Yılmaz Kalem Suresinin 41-42-43. Ayetlerini birlikte açıklıyor:

Yoksa onların ortakları mı var? O halde ortaklarını getirsinler eğer doğrulardan iseler, baldırın açıldığı gün (gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya konulup iş büyümeye başladığı, işin ciddileştiği gün) gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet sarmış bulunduğundan, secdeye davet edildikleri gün artık güç yetiremezler. Oysa onlar sağ salim iken de secdeye davet ediliyorlardı.

Öğeleri itibariyle bu üç Âyet yukarıdaki şekilde birleştirilebilir.

Bu Âyetlerde inkârcıların inanç ve kanaatlerinin hiçbir aslının olmadığı, bu inanç ve kanaatlerin hiçbir kitapta yer almadığı, Allah tarafından verilmiş bir yemine ve taahhüde dayanmadığı, böyle bir inanca kimsenin garantör olmadığı ve kendilerine destek verecek ortaklarının da bulunmadığı, kısaca âhireti yalanlamalarının hiçbir kanıta dayanmadığı, kuruntudan öteye geçmediği belirtilmektedir.

Bu pasaj, günümüzde kendilerine göre bir din algısı geliştiren Müslümanların ibretle düşünüp anlaması gereken mesajlar taşımaktadır. Bugünün Müslümanlarının da kendilerine özgü yüzlerce dini içerikli kitabı vardır. Onları okurlar, onlardan ders alırlar; iman ve amellerini onlara göre belirleyip onlara göre yaşarlar. Kur'ân'da Allah yüzlerce kez şefaati kendi iznine bağlamışken o kitaplardaki peygamber âhirette onlara kefil olmuştur. Hem de "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir" demek suretiyle onların her türlü yanlış işini âdeta teşvik etmiştir. Bu da yetmemiş, Berat gecesi diye uydurdukları gecede, ümmetten Benî Kelb kabilesinin koyunlarının yünleri sayısınca günahkârın affedileceği garantisini vermiştir. Kısacası o kitaplarda canları ne istiyorsa hepsi vardır. Var olan o şeyler arasında, sadece müritlerine himmet edecek, son nefeslerinde imanlarını kurtaracak ortakları, şeyhleri, üstatları vardır.” (3)

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

--------------------
1.       Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; 
2.       Bilmen, Ömer Nasuhi; Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri;  http://www.tahavi.com/tefsir/068.html
3.       Yılmaz, Hakkı; Tebyinul Kuran; 

******************************************

*************************************

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Baldırın çıplak kalacağı, secdelere çağrılacakları gün, onu da yapamayacaklar.


    Bismillahirrahmanirrahim
يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ
Yevme yukşefu an sâkın ve yud’avne iles sucûdi fe lâ yestetîûn(yestetîûne).
      Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi (68) 42. Ayet

Seyyid Kutub, Allah’ın bir ifade yöntemine daha vurgu yaparken bir yandan da ayeti açıklıyor:

 “Böylece surenin akışı onları şu anda yaşanmıyormuş gibi kıyametteki bu sahne ile yüz yüze getiriyor. Sanki Allah'a ortak koştukları düzmece tanrıları çağırmaları şeklindeki meydan okuma bu sahnede yöneltiliyor onlara. Aslında bu gün yüce Allah'ın ilminin kapsamında fiilen yaşanan bir gerçektir ve onun ilminin kapsamındaki olgular zamanla sınırlı değildirler. Bu sahnenin bu tarzda muhataplara sunulması Kur'an-ı Kerimin ifade yöntemi uyarınca ruhlar üzerinde daha derin, daha canlı ve daha belirgin bir etki bırakıyor.

Arap atasözleri arasında yer alan baldırların açılması deyimi sıkıntı ve şiddeti vurgulamak için kullanılır. O gün kolların sıvandığı baldırların açıldığı, sıkıntı ve zorluğun dayanılmaz boyutlara vardığı kıyamet günüdür. Bu günde şu büyüklük taslayanlar secde etmeye çağrılıyorlar ama secde edemiyorlar. Bu secde edemeyişleri ya vaktin geçmesinden ya da bir başka yasak tanımlandıkları gibi "Boyunlarının bükük başlarının eğik" (İbrahim suresi 43) olmasından kaynaklanıyor. Sanki bedenleri ve sinirleri kendi iradeleri dışında korku ve dehşetten tutulmuş gibidir. Her halûklarda bu ifade o günde yaşanan sıkıntıya, çaresizliğe ve korkunç meydan okumalara işaret etmektedir.” (1)

Elmalı’lı bu ayeti açıklarken hadislere ve Zemahşeri, Razi, Ebu Hayyan, Said b. Cubeyir vd. Kişilerin  görüşlerine de yer verir. Ancak ilk paragrafta Allah’ın cisimlere benzetilemeyeceğini ve bu ifadelerin bir simge olduğunu vurgular:

“Bizim anlayacağımız: "Sâk'ın açılması" gerçeğin ortaya çıkması, insanlardan dalgınlık perdelerini sıyırarak bir şiddet ve dehşetle, hakkın vereceği hükmün doğru yolda olanlara rahmet ve bâtıl yolda olanlara öfke saçarak görünmeyen âlemden görünen âleme çıkmasını ifade eden ilâhî bir işarettir ki nasıl olacağını şimdi anlatma imkanımız yoktur. Bu bakımdan burada da gibi bir simge vardır. Fakat müteşabih âyetlere mânâ verme sevdasına düşen birtakım kimseler bunlardan Allah'ı cisim şeklinde gösterme ve onu başka bir varlığa benzetme, yani "Hiçbir şey ona benzemez." (Şura, 42/11) âyetinin zıddına olarak Allah'ı cisimlere benzetme sevdasına kapılmışlar, gizemci sofilerden birtakımları da, bunun tam aksine bu âyeti dış mânâsına yorumlayarak hakiki olmayan bir görünme anında aynen öyle olacağına inanmışlardır.”

Elmalılı , yukarıda da belirtildiği üzere bir kaç müfessirin görüşlerine yer verir. İşte Razi’nin görüşü:

“Fahreddin er-Râzi de şöyle der: Sâk'ın tefsirinde dört ayrı izah şekli vardır:
Birincisi: Şiddettir. İbnü Abbas'a bu âyetin tefsiri sorulduğunda şöyle demiştir: Size Kur'ân'dan bir şey gizli geldiği zaman onu şiirde araştırın. Çünkü şiir Arab'ın Divan'ıdır. Şairin şu sözünü işitmediniz mi?

"Senin kavminin boyunları vurmayı bize gelenek haline getirdi. Savaş, bize, birden bire alevlendi".

O gam, keder ve sıkıntı günüdür. Mücahid de ibn Abbas'tan bu günün, kıyametin en şiddetli ânı olduğunu rivayet etmiştir. Dilciler bu anlamda birçok beyit rivayet etmişlerdir. Bunlar dilcilerin, "sâk" kelimesinin şiddet mânâsında mecaz olarak kullanılmış olduğunu itiraf etmeleri demektir. Yüce Allah'a hakiki mânâda "sâk" yani bacak isnat etmenin kesin delillerle imkansız olduğu bilindiğinden bunun mecaz olduğu ortaya çıkar.

İkinci görüş: Bu, Ebu Saidi Dariri'nin görüşüdür. Bir şeyin sâk'ı demek, onu ayakta tutan aslı demektir. Yani "durum aslında ortaya çıktığı, açıldığı gün" demektir. Kıyamet günü her şeyin hakikatleri ve asılları ortaya çıkacaktır.

Üçüncü görüş: Cehennem'in sâkı veya Arş'ın sâkı veya korkunç bir meleğin sâkı demektir. Fakat âyet sadece bir sâk'a işaret ediyor. Bunun hangi şeyin sâkı olduğuna lâfızda bir işaret yoktur.

Dördüncüsü: Müşebbihe'nin yani Allah'ı cisme benzetenlerin tercih ettiği görüştür ki, bunlar, "bu âyetten maksat Allah'ın sâkıdır" demişlerdir. Oysa yüce Allah cisme benzemekten yücedir. İbnü Mesud hadisi gibi gelen bazı rivayetleri bir cismin baldırı şeklinde anlamak batıldır ve âyette "sâk" kelimesi belirli değil, belirsizdir.” (2)

Bir ara not olarak şu hususu eklemekte yarar görülmektedir: Arapça deyimlerin Türkçeye çevrilmesi zor olmaktadır. Yukarıda Seyyid Kutub’un açıklanmasında da anlatılan deyimi Zülfikâr Durmuş da bir eserinde açıklamaktadır:

“Kur’an’daki deyimlerin günümüz Türkçesindeki karşılıkları aktarılmaya özen gösterilmiştir…  Örnek olarak da Kalem suresinin 42. ayetindeki عبق ٓػ ىشف٠ َٛ٠deyiminin çevirisini verebiliriz. Ayetin bu deyimsel cümlesi diğer meallerde yine literal çevrilerek, ‚’O gün incikten / incik açılır.‛ şeklinde okuyucuya aktarılmıştır. Bu tür çeviriler/mealler okura ayetin ne demek istediği mesajı asla verememektedir. Oysa عبق ٓػ ىشف٠ ifadesi deyimsel bir ifade olup o gün özellikle kâfirler için işlerin çok zor olacağını anlatmaktadır. Bu deyim Arapların وشفذ بٙعبل ٓػ حشةٌا yani ‚Savaş kızıştı.‛ ifadelerinde de geçer. Bu deyimin Türkçe'mizdeki paçaların tutuşmasına karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Bu ifade, Kıyamet sonrası hiçbir gizliliğin saklı kalmayıp her şeyin ayan beyan ortaya çıkacağı gün yüce Allah’ın karşısında kâfirlerin paçalarının tutuşacağını, hallerinin çok yaman, sorgularının çok çetin geçeceğini dile getirmektedir. Söz konusu ayet, bu mealde deyimsel oluşu dikkate alınarak şöyle çevrilmiştir: Gün gelecek, bütün her şey ayan beyan ortaya çıkıp paçalar tutuşacaktır. “ (3)

Bu ayetten anladığımız özetle şudur. Herşey bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır; onun için iş işten geçmeden Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket etmemiz gerekir. Vakit geçmemişken Allah’n emirleri doğrultusunda hareket etmeyenler Kıyamet günü hiç bir şey yapamayacaklardır.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
------------------------
1.       Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; 
2.       Yazır, Elmalı’lı Muhammed Hamdi;  Hak Dini Kur’an Dili;
3.       Durmuş, Zülfikâr;  Mustafa Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali” İsimli Eserinin Analizi, http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/9/file/4_Z%20Durmus.pdf

******************************************

*************************************