26 Mayıs 2014 Pazartesi

“Temizle giysilerini!”


         Bismillahirrahmanirrahim
      وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ      
        Ve siyâbeke fe tahhir.       
        Kur’an-ı Kerim Muddesir  Suresi (74) 4. Ayet


       “Ve giysilerini, elbiseni artık temizle. Giysi ve elbise, bazan bunları giyen kişinin kendisinden, bunların temizliği de giyenin temizliğinden kinaye olur. Nitekim, "Filân kişinin eteği temizdir." denildiği zaman onun iffetli ve ahlâkının temiz olduğu anlatılmak istenir. Gaylân b. Seleme:

     "Allah'a hamdolsun ben ne ahlâksız elbisesi giydim, ne de bir özür ile maskelenirim." beytinde kendisinin ne ahlâksızlık, ne de bir leke ile kirlenmediğini ve kirlenmeyeceğini anlatmıştır. Antere:

     "Uzun mızrakla giysisini parçaladım. Kerim kişi mızrağa yabancı değildir." beytinde giysi kelimesini kullanarak onunla nefisten kinaye etmiştir. İmrü'l-Kays da:

     "Eğer benim bir huyum sana kötü geldiyse benim giysilerimi kendi giysilerinden sıyırıver, kurtulursun." beytinde giysi ile kalpten kinaye etmiştir.

     Bunlar gibi bu âyette de "siyab" (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak üzere birçok tefsirci âyetini "kendini veya kalbini günahtan, haksızlıktan temiz tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan sakın, öğütlerinin kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile ahlâklan" diye manevî ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye, hakikî mânânın da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir aynı zamanda gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş olmasına aykırı olmaz. Çünkü "taharet" ve "nezafet" kelimeleri dilimizde temizlik mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel olarak maddî ve manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan başka bir mânâ daha vardır ki o da "siyâb" kelimesinin bir şeyi yakından bürüyen, kuşatan şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır.” (1)

      “ Zemahşeri, bu ayetin somut anlamda elbise temizliğiyle ilgisini ve bunun, namazın sıhhat şartlarından biri olduğunu, bir mü'mine kirli giyinmenin yakışmadığını zikrederek şöyle diyor: (Bu ibare), alışkanlıklarla hataya düşen, fiillerle kirlenen nefse temizlenmesi emridir.

       “Müfessirlerin ayete verdiği mecazi anlamları şu şekillerde özetlemek mümkündür:
 
     a- Nefsini temizle

     b- Kişiliğini arındır

     c- Davranışlarına çeki düzen ver

     d- Ahlakım düzelt

     e- Kalbini temizle”(2)

     Prof. Dr. Mehmet Okuyan  Kur’an-ı Kerim Muddesir  Suresi  4. Ayeti diğer müfessirlerden farklı yorumlamaktadır:  

      “Elbiseni temiz tut.” “gönlünü temiz tut, Rabbibe yaklaş”, kalbinin antenini Allah’a yönelt.” Anlamındadır. (3)

      Özetle, Elmalı’nın belirttiği üzere kinaye , hakikî mânânın da kastedilmesine engel olmadığı için, Temizle giysilerini!” ayeti hem gerçek hem de mecazi anlamlarıyla açıklanmıştır. Ayrıca bu ayette gönlü temiz tutarak Allah’a yönelmek anlamı da çıkmaktadır.

     Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

     ----------------------

1.      Yazır, Elmalı’lı Muhammed Hamdi;  Hak Dini Kur’an Dili; http://www.kuranikerim.com/telmalili/muddessir.htm


3.      Prof. Dr. Okuyan, Mehmet, Müddesir Suresi dördüncü ayeti farklı bir bakış (video)
 ******************************************
*******************************************


2 Mayıs 2014 Cuma

“Rabbinin yüceliğini duyur!”


         Bismillahirrahmanirrahim
        وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ       
        Ve rabbeke fe kebbir.
         Kur’an-ı Kerim Muddesir  Suresi (74) 3. Ayet


        Önceki sure ve ayetlerdeki oku, öğren, uygula buyruklarından sonra Muddesir Suresi ikinci ayetinde kalk da uyar  buyruğunu alan Hz. Muhammed’e (sav) ilk olarak “Rabbinin yüceliğini duyur!” emir verilir. Başka deyişle her şeyden önce  “tevhit inancını” yerleştirmekle işe başlanılmalıdır. Yazarların bu konuya yaklaşımlarını kısaca vermekte yarar görülmektedir:
       

       3’üncü ayette, Peygamber(as)’e, “Rabb’ini yücelt”mesi emredilir. İslam, yeryüzündeki her insan için yeni bir yaşantıdır. İslami yaşantının merkezinde de “tevhid inancı” yer alır. Bunun için insan, öncelikle Allah’ın her şeyden büyük ve yüce olduğunu bilmeli, O’nun büyüklüğünü her fırsatta dile getirmelidir. Bu da, büyüklüğün sadece Allah’ın şanı olduğuna kalben inanmak, bu gerçeği açıkça dile getirmek ve ona uygun davranmakla gerçekleşir.

        Bu ayet, hem tevhid eksenli inanç sisteminin insan hayatında ne kadar önemli ve gerekli olduğuna, hem de insanın öncelikle uluhiyyet gerçeğini çok iyi kavraması gerektiğine işaret eder. Burada asıl amaç, kalpte diri bir “uluhiyyet” inancı, zihinde de “ubudiyyet” bilinci oluşturmaktır.” (1)

      “Müddesir sûresi ile bildirildiği üzere, Resulüllah'ın ilâhî görevi dahilinde ilk yapması gereken şey 'Rabb'i yüceltmek'' ten ibaretti. Fakat bu 'Rabb olan Allah yücedir' veya 'Allah yücedir' biçiminde meydanlarda bağırmakla yapılacak bir iş değildi. Belki zamanla o da gerekecekti, ancak 'Rabb'i yüceltme' işi öncelikle ve asıl muhtevasıyla Rabb sıfatını, (Kur'an'ın vahyolduğu zamanın Arap toplumunda rabb, 'itaat olunan efendi', 'herhangi bir durumu düzelten kimse', 'terbiye eden kişi', 'bir şeyin sahibi olan kimse', 'yöneten', 'ke­male erdiren', 'emretme ve yasaklama iradesine sahip olan1 anlamlarına gelen bir isimdi.) her türlü eksiklikten, ortaktan ayıklayıp, sadece ve sadece Allah ait kılmak biçiminde olmalıydı. Resulüllah, Allah'ın yegâne Rabb olduğunu, insanlar üzerinde O'na rağmen hiç kimsenin sözü dinlenen, kendisine itaat edilen, iradesine boyun eğilen olmadığım ve olamayacağını anlatmalıydı. Rabb'la ilgili mevcut yanlışlıkları tashih etmeliydi. Zaten, Alâk sûresinin ilk ayetleriyle mevcut yanlışlardan bazılarını tashih etmeyi sağlayacak bilgilerden bir kısmı verilmişti. Bazı doğru inançlarla perdelenen yanlış inanç ve kabullerin yerinde bulunması gereken doğrular açıklanmıştı. İnsanların dikkatleri, bu ilâhî yöntemle, hem doğruların gerçek yönlerine ve bütünlüğüne, hem de akledilmediği için fark ettirilmeyen yanlışlıklara çekilmişti.

     'Oku! Yaratan Rabb'in adıyla (Alâk, 96:1) ayeti bunlardan birisi ve ilkiydi. Ayet kısa ama çok önemli bilgi ve mesajlar içeriyordu. Bu ayet 'Yaratanın adıyla' veya 'Allah'ın adıyla? biçiminde değildi; eğer böyle olsaydı mesaj çok değişirdi. Bu iki ifadeyle de müşriklerin yanlış inançlarına müdahale söz konusu olmazdı. Çünkü, müşrikler Yaratanca ve yaratan olarak 'Allah'a inanıyorlardı. Yine aynı ayet 'Rabb'ın adıyla' biçiminde olsaydı, bu da müşrik inancındaki yanlışlığı, en azından ilk planda anlaşılan muhtevasıyla tashih etmeyecekti. Çünkü müşrikler arasında yaygın kullanılan ve anlaşılan biçimiyle rabb olanlar Allah'tan başka şeyler veya kişiler olduğuna göre, eğer ayet ıRabb'ın adıyla' biçiminde olsaydı, müşrikler bununla kendi inançlarının tasdik edilmiş olduğunu düşüneceklerdi. Rabb olarak kabul ettikleri şeyler ve kişiler adına hareket edilmesi gerektiğini anlayacaklardı. Ancak ayet daha farklı biçimdeydi. Ayette, "Yaratan Rabb'in adıyla' deniliyordu.

     Bu mevcut inancı toptan değiştiren bir ifadeydi. Müşriklere göre, yaratan irade rabb değildi, rabb olanlar da yaratan değillerdi. Zira, inandıkları rabblerin yaratma özelliği yoktu. O halde bu ayetin kendilerini, kendi İnsan rablerini ifade etmediği açıktı.-Ayette 'Yaratma' sıfatı 'Rabb'e değil, 'Rabb' sıfatı tamamıyla 'Yaratan ait kılmıyordu; bir diğer söyleyişle kendilerinin de inandıkları Allah'a. 'Rabb' vasfı tamamıyla 'Yaratan'a ait kılındığı zaman da müşriklerin inandıkları yanlış rabb anlayışları tamamıyla reddediliyor; 'yaratan'dan başkasına rabb sıfatından herhangi bir pay verilmemiş oluyordu. Bu da demekti ki; Allah, her şeyin Rabb'dir. Hiçbir şey O'nun egemenliğinin dışında değildir. Takip eden ayetler ise, Allah'ın rabb oluşunun insanla ilgili kısmına değinmesi açısından daha da önemliydi: 'O, insanı alâktan yarattı. Oku Rabb'in büyük kerem sahibidir.(Alâk, 96:2,3)” (2)

        “Rivayet olunur ki, bu âyet inince Resulullah (s.a.v) "Allahu ekber" demiş; Hz. Hatice de tekbir almış, sevinmiş ve bunun vahy olduğunu iyice anlamıştı. Burada nin önce söylenmesi "sadece Rabbini" mânâsını ifade etmek içindir. kelimesinin başındaki "fâ" harfi, bir şarta karşılık olma mânâsını ifade ederek önce gelen kısmın sonra gelen kısma bağlı olduğunu anlatır. Buna göre mânâ şöyle demek olur: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.” (3)

        “Allah büyüktür” tâbiri yanlıştır, bâtıldır! Allah için “büyük”tâbiri kullanılamaz!

        “Büyük”, küçüğün büyüğü anlamındadır. Şu nesne, bu nesneden daha büyüktür.

       Büyüklük izâfidir, göre’dir; birşeye göredir.

       Allah, bir şeye göre kıyaslanmaktan münezzehtir! Çünkü Allah’ın kıyaslanacağı bir başka varlık yoktur!

      Allah öyle sonsuz-sınırsız bir Tek’tir ki kendisinin dışında başka bir varlık mevcut değildir. Kendisinin dışında başka bir varlık olmaması hasebiyle de O’nun büyüklüğünden söz etmek, gafletten başka bir şey değildir!

       "Allahû Ekber" demek, Allah "büyüktür" ya da "en büyüktür" gibi bir anlama alınmaz. Çünkü Allah "büyüklük" kavramından münezzehtir!

      Allah'ın, misli, dengi, benzeri, makro ya da mikro plânda bir ikincisi yoktur ki, "ondan büyüklüğü" bahis konusu edilsin!

        "Ekber" kelimesini, "Allah" ismi yanında gördüğümüz zaman, asla normal biçimde, herhangi bir şeyden büyüklük olarak anlayamayız. Çünkü, az önce de söylediğim gibi, O'nun daha büyük olduğu, ikinci bir varlıktan sözetmek mümkün değildir.” (4)

        Özetle, büyük olan, toplumu siyasi ve ekonomik olarak sömürenler ve onların putları değil yüce Allahtır. Şirk içinde olan topluma Rabbin yüceliğini bildirmek, bu konuda uyarılarda bulunmak ilk görevdir.
        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

------------------

1.      Yıldız, Fahrettin; Muddesir Suresi; http://kuran.mediax.com.ro/kutuphane/kuran/Fahrettin_Yyldyz/004%20muddesir.htm


3.      Yazır, Elmalı’lı Muhammed Hamdi;  Hak Dini Kur’an Dili; http://www.kuranikerim.com/telmalili/muddessir.htm





 ******************************************
*******************************************


1 Mayıs 2014 Perşembe

“Kalk da uyar!”


   
          Bismillahirrahmanirrahim
          قُمْ فَأَنذِرْ          
          Kum fe enzir.
          Kur’an-ı Kerim Muddesir  Suresi (74) 2. Ayet

       “Sure, Peygamberimizi ağır ve son derece önemli bir görevi üstlenmeye çağıran yüce bir sesleniş ile söze giriyor.

        Bu görev insanlığı uyarma, onu dünyada kötülükten, ahirette cehennemden kurtarma, henüz fırsat elde iken onu doğru yola iletme görevidir. Bu görev o günlerde bir insana -bu insan bir peygamber de olsa- yüklenebilecek son derece ağır ve zor bir görevdi. Çünkü o günlerin insanlığı öylesine sapık, öylesine günahkar, öylesine inatçı, öylesine söz dinlemez, öylesine azgın, öylesine gözü kara, öylesine kaypak ve öylesine gerçekten uzaklaşmış idi ki, onu gerçeğin sesini dinlemeye çağırmak dünyadaki yükümlülüklerin en ağırı, en sıkıntılısı niteliğinde idi.

         Evet, "Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk da uyar." Peygamberlik misyonunun en belirgin görevi olarak "uyarmak" farkında olmadan sapıklık akıntısına kapılıp giden gafillere "kendilerini bekleyen yakın bir tehlikeyi haber vermektir. Bu uygulama, yüce Allah'ın kullarına yönelik rahmetinin açık bir göstergesidir. Sebebine gelince kullar yoldan sapmakla yüce Allah'ın görkemli egemenliğinde bir eksilme meydana getiremeyecekleri gibi doğru yola girmekle de O'nun sınırsız mülküne herhangi bir katkıda bulunamazlar.

         Buna rağmen yüce Allah'ın onları ahiretin acıklı azabından, dünyanın mahvedici kötülüklerinden kurtarmak için gösterdiği yoğun ilgi, Peygamberleri aracılığı ile onları af dilemeye çağırması ve onları keremi ile affederek cennetine koyması O'nun engin merhametinin gereğinden başka bir şey değildir.” (1)

        “Razi’nin güzel bir tespiti var derki; Müzzemmil ve Müddessir peygamberlik öncesini anlatır. Kum emriyle sonrasını ortaya koyar.

         Müzzemil’de içe dönük bir eğitim vardı. İçe kalkış vardı. Burada ise dışa doğru bir uyarı, dışa kalkış var.

        Ey Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkıp Kur’an okuyan, ama gündüz ne yapacağını bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le "Gündüz senin için uzun bir uğraş var" mesajını alan, ama bunun ne demek olduğunu, nasıl bir uğraş, nasıl bir yüzüş olduğunu bilemeyen peygamber! “Kalk ve inzar et!" Kalk ve uyar! Kalk ve insanların cennet, ya da Cehennem yolunda olduklarını onlara duyur!” (2)

        “Peygamberimizin görevlerinden biri de aymazlık içinde bulunan insanları uyarmak, onlara hakkı ve doğruyu hatırlatmaktır. Peygamberimize bu görev ilk olarak :

        “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar.” (Müddessir 1-2) ayetiyle verilmişti.” (3)

        Özetle, Allah’tan tüm kullarını uyarma görevi alan Hz. Muhammed (sav) bu görevini hakkıyla sürdürmüştür.

         Hz. Muhammed’in şahsında tüm Müslümanlara verilen bu uyarma görevini yapmakla yükümlüyüz. Hz. Muhammed’in (sav) bir hadisinden de bunu anlayabiliriz:

        “ Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin, yetmezse diliyle düzeltsin, onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd)” Tabii bu görevimizi, ancak uygun yöntemler kullanarak yerine getirebiliriz. (4).

         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

-----------------------

1.      Prof. Dr. Kutub, Seyyid; Fizilal’il Kur’an; http://www.enfal.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm

2.      Aktaş, Şener; Muddesir Suresi 1; http://www.islammedya.com/yazidetay.asp?yaziid=2543

3.      Dr. Kuzudişli, Ali; Hz. Muhammed İnsanlık İçin Bir Uyarıcıdır; http://www.dinibil.com/default.asp?L=tr&mid=1514

4.      Bir Yanlış Görünce, http://semerkanddergisi.com/bir-yanlis-gorunce/





******************************************
*******************************************